Dance the dance of sufi sophia!

Sophia, Honk Kong tabanlı Hanson Robotics firması tarafından üretilen insansı bir robot. 2015 senesinden beri hayatımızda olan bu robotun güzel özellikleri var. İnsana en yakın robotlardan biri diyebiliriz. Yapay zeka, görüntü işleme, yüz tanıma, ses tanıma gibi muazzam yetenekleri var. Ses tonunuzu algılayıp, ironik bir şey söylediğinizde anlayabiliyor. Kendi de konuşurken aşırı mimikler yapabiliyor, biraz korkutucu. Yaratıcısı olan insanlardan biriyle Sophia’nın diyaloğunu dinledim. Bu Sophia bana biraz itici geldi neden bilmiyorum, benzer bir insan karşıma çıksa koşarak kaçardım…

Yakın zamanda, Sophia çok popüler oldu çünkü Sophia, Ekim ayında Suudi Arabistan vatandaşı oldu. Ne gibi haklar kazandı ben merak ediyorum. Suudi Arabistandaki kadın haklarından biraz söz edelim misal. Kadınlara 2015 senesinde seçme ve seçilme hakkı verildi. Geçtiğimiz Eylül ayında, kadınların ehliyet alarak araç kullanmalarına izin çıktı. Şimdi Sophia bir kadın robot mu? Ama örtünmeden dolaşması uygun mu? Sophia da oy kullanacak mı? Sophia’nın ardında eksik bir yapay zeka var sanırım, yoksa vatandaşlığı reddetmez miydi? Adım neden Sophia, neden başka bir yerde vatandaş olmadım demez miydi? Deli sorular…

Yapay zeka ve etik konusu tam bir curcuna. Henüz biliminsanları ne olduğunun ve neler olabileceğini öngörmüş değil. En büyük problemlerden biri “sorumluluk” faktörü. Örneğin, bir yapay zeka programı yanlış çalıştığı takdirde, kim sorumlu? Programı yaratan mı, bu yolda teoriyi ortaya koyan mı, programın kendisi mi? Henüz yasal olarak da bu sorulara cevap vermeye hazır değiliz. Hukuk, düzen bir şey yok. Programın yanlış çalışması sonucunda biri hayatını kaybetse, sorumlu tutabileceğimiz bir şey var mı o bile belli değil. Vatandaşlığı düşünene kadar inanın düşünülmesi gereken çok şey var. Sanırım öyle bir haber olsun ki herkes bizi konuşsun diye düşündüler, nitekim de öyle oldu.

Reklamın iyisi kötüsü olmaz mı dersiniz bilmem ama İnternet üzerinde muazzam haberler döndü. Zaytung’u bizim ülkede duymayan kalmadı sanırım. Gündemdeki malzemelerden yola çıkarak yalan haberler yayımlayarak bizi hem güldürüp hem düşündürüyorlar. Bunun gibi birçok yabancı site de var tabii ki. Bunlardan bir tanesi de DuffelBlog, ve tabii ki Sophia haberini kaçırmamışlar. Haberin başlığı Sophia’nın Suudi Arabistan’da kafasının koparılması şeklinde. Peçesiz, makyajlı, nasıl örtünmeden aramızda dolaşır bu robot diye halk kendinden geçiyor. Sophia’ya çeşitli şekillerde zarar vermeye çalışıyorlar ve sonunda çözümü kafasını kopartmakta buluyorlar. Bu yalan habere göre, Sophia’nın yaratıcısı bir dahakine daha dikkatli olacağını, ve topluma uygun bir robot üreteceğini söylüyor. Haber her ne kadar yalan olsa da, güzel bir parodi. Aslını bulup okumanızı tavsiye ederim.

Yazıyı yazmadan önyargımın kurbanı mı oluyorum diye kendimi sorguladım biraz. Sonra da yüzleşilmesi gereken gerçekler var kısmım ağır bastı, ve yazıma devam ettim. Formül basit, önce kendine çeki düzen vereceksin. Başkalarına örnek olmaya çalışmak da sonraki adım olmalı. Öncelik sırası karışınca, yok efendim neden milletin diline düştük dememek lazım. Bir saniye, bu durum size de tanıdık gelmedi mi?

2017 yılında hala eşit insan hakları için mücadele her alanda sürüyor. Kimi ülkeler bu konularda daha ileride, geride kalan ülkeler de umarım gelişmiş ülkeleri takip etmeye çabalayacaktır. Yeni yılda bakalım bizi nasıl gelişmeler bekliyor olacak. Ben yeni bir ülkeden yeni yıla merhaba diyorum, güzel bir heyecan. Hadi şu geyiği de yapalım. Seneye görüşürüz!

Aralık 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Mamma mia! Hoşgeldin MamaMe!

Türkiye’deki kadınları iş hayatının birer parçası haline getirmek gerçekten önemli. Ekonomik ve sosyal anlamda ilerlemek, kadınları da bu sürece dahil etmeden mümkün değil! Kadın nüfusunun büyük bir bölümü evinde oturan, yemek pişiren ve ailesi ile ilgilenen bir kesim. Peki bu kesimi iş hayatı içerisine nasıl dahil edeceğiz? Sizleri yeni bir girişim olan MamaMe projesi ile tanıştırmak istiyorum. Herkesin hasret kaldığı bir “anne yemeği” konsepti vardır, ama kimisi için erişmesi zor bir hayaldir bu. Bu proje sayesinde, artık oturduğunuz yerden anne yemeği siparişi vermek mümkün!

Türkiye’de çevrimiçi yemek siparişi verecek platformlar mevcut. Hatta çoğumuzun sık sık da kullandığı platformlar bunlar. Ne zaman bir şey sipariş verecek olsak seçenekler pek de değişmiyor: pizza, hamburger, lahmacun, pide vb. Bu tür yiyeceklerden hem çok sıkıldık, hem de pek sağlıklı oldukları söylenemez. Mesela yemekler hazırlanırken ne tür malzemeler kullanılıyor, bu kısım kocaman bir soru işareti. Annelerimizin hazırladıkları yemekler öyle mi? Annelerimiz her şeyi tek tek seçip, en sağlıklı şekilde hazır ederler. MamaMe projesi tam da bu noktada devreye giriyor. MamaMe’nin temelleri 2017 yılında Boğaziçi Üniversitesi HayalEt Kuluçka Merkezi’nde atılıyor. Proje kurucularının yenilikçi fikri şu: “Anneler yemekleri daha çok pişirsin, ve bu yemekleri başkaları da yeme fırsatı bulsun.”. Bu projenin arkasında, Prof. Dr. Pınar Yolum, Prof. Dr. Ayşegül Toker, Evrim Tankuş Hakyemez ve daha birçok önemli isim var.

MamaMe projesine dahil olan anneler iş hayatındaki yeni ünvanlarını kapıyor, ve mutfaklarında birer MaMe’ye dönüşüyorlar (zaten annelerimiz birer süper kahraman değil mi?). MaMe olmak öyle kolay değil. Her MaMe; kadın kooperatiflerine üye oluyor ve bu yenilikçi iş modelinin bir parçası haline geliyor. MaMe’ler gördükleri eğitim sonrasında birer hijyen sertifikası alıyor. MaMe mutfakları periyodik olarak denetleniyor ve hijyen koşullarının devamlılığı sağlanıyor. MaMe’ler haftalık olarak mutfaklarında ne pişireceklerini belirtiyor, ve siz mönüye bakarak çok önceden sipariş verebiliyorsunuz. Yemekler eve geldikten sonra ise, yemeğinizi gerekiyorsa ısıtıp afiyetle yiyorsunuz. Yemeğin güzel olması ve iyi koşullarda pişirilmiş olması bence çok önemli. Proje henüz her bölgede hizmet vermiyor, ama siteleri üzerinden gelişmeleri takip etmek mümkün. Benim verdiğim sipariş, bana ulaştığı zaman anne nasihati ile beraberinde geldi. Annemiz teslimatı yapacak arkadaşa sıkı sıkı tembihlemiş: “Yoğurdu bir gün dolapta tutsunlar, sonra yesinler.”. Biz siparişimizden memnun kaldık, başkalarına da şiddetle tavsiye ediyoruz. Artık bizim bölgede hizmet veren MaMe’leri de tanıyorum, Oya MaMe haftaya ne pişirecekmiş diye ara ara siteye göz atıyorum 🙂

Projenin teknoloji bacağında, Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Pınar Yolum yer alıyor. MamaMe projesi, yapay zeka destekli bir sistem üzerinde çalışıyor. Yapay zeka sayesinde, zaman içerisinde akıllı öneriler ile hem MaMe’ler hem de kullanıcılar değişik mönüler ile karşılaşacaklar. Sonuçta herkes mutlu olacak; MaMe’ler daha çok kazansın, biz kullanıcılar da güzel şeyler yiyelim. Pınar Yolum, 2017 yılı Teknolojinin Kadın Liderleri ödül programı kapsamında “Yılın Başarılı Kadın Girişimcisi” ödülünü aldı. Program bu sene Microsoft Türkiye, KAGİDER ve Aydın Doğan Vakfı tarafından desteklendi. Kısacası MamaMe birçok kadını desteklemek üzere piyasaya sağlam bir giriş yaptı. Projenin yolu açık olsun!

Azınlık toplumlarına ait MaMe sayılarını arttırmanın zamanı geldi diye düşünüyorum. Öyle etrafta herkes bir şeyleri pişirdiğini zannediyor. İşi bilenden yiyeceksin! Mesela Silva’nın zeytinyağlı dolması ve topiği, Seta’nın paskalya çöreği mönüde olsa fena olmaz mı? Bizim ailedekilerin marifetlerini ortaya koyayım böylece! 🙂

Temmuz 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Her şeyin yapayı olur da zekanın olmaz mı?

go-booard

“Yapay zeka, insanı yendi!”. Bu cümleyi tekrar tekrar duymaya devam edeceğiz bu gidişle. Yapay zeka, bilgisayarların zeki canlılara benzer şekilde davranmalarını sağlayan bir yöntem. Günümüzde, yapay zeka yöntemleri de gelişmekte ve kendi kendine öğrenebilen bilgisayar programları artmaya başlamaktadır. Burada unutulmaması gereken nokta, yapay zeka programları insan zekasına bağımlı mekanizmalar gibi gözükse de, ileride neler olacağını kestirmek zor. Bunca bilimkurgu senaryosu boşuna yazılmıyor ya!

Bilgisayarlar mı daha iyi yoksa insanlar mı daha iyi durumunu göstermek oldukça zor. Öncellikle bir alan seçmek, ve bu alanın iyisini kötüsü seçmek gerekir. Genelde kullanılan yöntem basit. Önce zor bir oyun seçilir, bir yapay zeka programı ile usta bir oyuncu karşı karşıya getirilir. Karşılaşmanın sonucuna göre de kuvvetli olan taraf seçilir.

1997 yılında, IBM tarafından geliştirilen Deep Blue ve dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov arasında bir satranç turnuvası düzenlendi. Bu turnuvanın galibi Deep Blue oldu. Bir bilgisayar nasıl kazanmış olabilirsiniz derseniz, cevabı çok da zor değil. Satrançta her hamle için 3 dakika veriliyor. Bu süre içinde, usta birinin düşünebileceği hamle sayısı 540 hamle kadar öngörülürken, Deep Blue için bu sayı 100 – 200 milyar hamle! Dolayısıyla Deep Blue doğru hamlelerde bulunarak turnuvayı kazanmayı başarıyor. Bu da yapay zeka dünyasının en heyecan verici anlarından biri olarak tarihteki yerini alıyor.

Günümüzün bir diğer popüler oyunu ise “Go”. Kabaca kurallardan bahsetmek gerekirse, her oyuncu siyah ya da beyaz taşları tahta üzerine yerleştirir. Tahtaya konan taşlar hareket etmezler, fakat taşlar esir alındığı takdirde tahtadan kaldırılırlar. Tahtayı taşlarıyla en çok kaplayan oyuncu kazanır. Kuralları basit görünen Go, dünyanın en karmaşık oyunlarından biri sayılıyor. Peki yapay zeka bu tür karmaşık bir oyunda başarılı olabilir mi dersiniz?

Google şirketine ait DeepMind firması, Go oynayabilen AlphaGo isimli bir yapay zeka programı geliştirdi. AlphaGo diğer yapay zeka programlarından biraz farklı. Çünkü AlphaGo, Go oynamayı kendi kendine öğrendi, ve bunu yapabilmek için şimdiye kadar oynanan Go karşılaşmalarını kullandı. AlphaGo’nun iyi ve kötü taraflarını görmenin tek bir yolu vardı, AlphaGo’yu iyi bir Go ustası karşısına çıkarmak!

DeepMind’ın kurucu CEO’su Demis Hassabis, Güney Koreli Go ustası Lee Sedol ile beş oyunluk bir maç serisi planladı. Ödül olarak da 1 milyon dolar belirlendi. Maç serisini, AlphaGo kazandığı takdirde ise ödül aralarında UNICEF’in de bulunduğu çeşitli kurumlara bağışlanacaktı. Geçtiğimiz Mart ayında gerçekleşen bu maçlara AlphaGo damgasını vurdu. Yapılan beş maçın, dördünü AlphaGo kazanırken yalnızca bir maçı Lee Sedol kazandı. Aslında çok insan, yapay zekanın Go oynayacak seviyede olmadığına inanıyordu. Hatta bu maçlar öncesinde, Uluslararası Go Federasyonu Genel Sekreteri bir açıklama yapmış, Sedol gibi bir Go ustasının karşısında bir yapay zeka programının şansı olmadığını dile getirmişti. Bazen dikkatli konuşmak şart!

Kabul etmeliyiz ki yapay zeka karşısında, insan zekasının hayatta kalması oldukça zor. Ne de olsa eşit koşullarda yarışmıyoruz. Yapay zeka, bu zorlu sınavı da başarıyla atlattığına göre, bir sonraki adım ne olur dersiniz? Heyecanla bekliyoruz 🙂

Nisan 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Alan Turing

Nisan 2015 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

“Bilgisayar biliminin babası, matematikçi, mantıkçı, savaş zamanı şifre çözücü ve önyargılar kurbanı”

imitationgame
Taklit Oyunu film afişi

Alan Turing; bilgisayar biliminin öncüsü, yapay zekanın kurucusu, felsefeci, matematik dehası, kriptolojist (şifre çözen) ve hatta bir savaş kahramanı. Turing ismi, birçok insanın hayatına “The Imitation Game” (“Taklit Oyunu”) filmi ile hızlı bir giriş yaptı. Filmin ismi tanıdık gelebilir çünkü bu yılki “En İyi Uyarlama Senaryo” dalında Oscar ödülü, filmin senaristi Graham Moore’a verildi. Filmin senaryosu, 1983’te Andrew Hodges tarafından yazılan “Alan Turing: The Enigma” kitabından uyarlanmış. Filmografik olarak başarılı bir film olsa da, Turing’in gerçekleri de biraz senaryo kurbanı olmuş. Turing’i tanımak konusunda bu film bir giriş sayılabilir, fakat Turing, gerçekleri ile bilinmeyi kesinlikle hak ediyor. “Taklit Oyunu” filminin güzel bir kritiği Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği hocası Prof. Dr. Cem Say’dan [1]. Turing’in gerçeklerini keşfetmek için hocamın yazısını okumanızı tavsiye ederim.

Not: Filmi izlemeyi düşünenler yazının gerisini filmi izledikten sonra okusun 🙂 Diğerleriyle Alan Turing’in hayatına devam edelim…

alanturing
Alan Turing (1912-1954)

Turing, 1912’de Londra’da doğuyor. Babası, İngiliz Hükümeti adına, Hindistan Devlet Memurluğu işine devam ediyor. Annesi, Turing ve kardeşinin İngiltere’de eğitim alıp hayatlarını sürdürmelerini istiyor. Eğitim hayatı boyunca, Turing özellikle bilim konusunda başarısını gösteriyor. Henüz küçükken, aklına takılan şeyleri kendi istediği gibi yapıyor. Turing’in matematiğe ilgisi ise ileriki yaşlarda artıyor. 15 yaşlarında iken ileri matematik gerektiren problemleri çözmeye başlıyor, örneğin Einstein’ın görelilik kuramını kavrıyor. Lisansını matematik konusunda tamamlayıp, mantık konusunda da doktora yapıyor.

Four-rotor German Enigma cypher machine, 1939-1945.
İkinci Dünya Savaşı esnasında kullanılan Alman yapımı bir Enigma makinesi

İkinci Dünya Savaşı başlıyor, ve Almanlar kullandıkları şifreli mesajlaşma sistemleri sayesinde savaş esnasındaki haberleşmelerini sağlıyorlar. Enigma isimli bu şifreli mesaj üretici makinelerine çok güvenen Almanlar, bu sistemden üretilen mesajların çözülmesini imkansız görüyorlar. Bu mesajların anlaşılması için, milyarlarca ihtimal denenmesi gerekiyor; ve bunun insanlar tarafından çözülmesi gerçekten imkansız. İngilizler, telsizler vasıtasıyla Almanların haberleşmelerini kayıt altına alabilseler de, bu haberleşmeler şifreli olduğu için hiçbir şey anlayamıyorlar. Diğer taraftan, Enigma’yı çözmek demek, Almanların bir sonraki hareketini bilmek anlamına geliyor, dolayısıyla savaşı İngiltere lehine çevirmenin yolu da Enigma’dan geçiyor. İngiliz Hükümeti, zamanın en iyi felsefeci, matematikçi ve mantıkçılarını bir araya getiriyor ve Enigma’yı çözmelerini istiyor. Bletchley Park’ta bir araya gelen bu dehalar, Enigma’nın ürettiği şifreli mesajları kırmaya çalışıyorlar. Bu konuda, Turing’in katkısı ise büyük çünkü Enigma’ya karşı koymak için, insan gücünün yetersiz ve yavaş kaldığı bunun içinse bir makine tasarlanması gerektiğini öneriyor. Bu makinenin tasarımı için gerekli olan kaynaklar yetersiz olduğu için, Churchill’e bir mektup yazılıyor; Churchill ise bu çalışmaları destekliyor ve “ne istiyorlarsa verilsin” emrini veriyor. Sonuç olarak, Enigma şifresini kıran makine tasarlanıyor ve savaşın daha kısa sürede sonlanması sağlanıyor. Böylece birçok hayat da kurtulmuş oluyor. Savaşın bitmesi ardından, Turing savaş kahramanı ünvanı alıyor.

Turing, 1949 itibariyle, Manchester Üniversitesi’nde bilgisayar laboratuvarının başına getiriliyor. Burada yaptığı çalışmalarda, Turing makinesi modelini gerçekleştiriyor, modelin bulunması ise savaştan önceye dayanıyor*. Turing makineleri matematiksel modeller, ve komutlar bir sıra ile verildiği takdirde yeni makineler tasarlamak mümkün. Bir diğer deyişle, Turing makineleri ile modern bilgisayarların kavramsal temeli atılıyor. Örneğin, bir bilgisayar kullanarak, hem oyun oynayabilir hem de film izleyebilirsiniz. Her yapılan iş için yeni bir makine almazsınız. Bilgisayarın donanımı sabit, fakat üzerine kurulan programlar sayesinde başka işler yapabilirsiniz. İşin özünde ise Turing makineleri var.

Turing, 1950 yılında yazdığı “Bilgisayar Mekanizması ve Zeka” adlı makalesinde, insanlar gibi düşünebilen makineler fikrini ortaya atıyor, ve yapay zekanın tohumları ekilmiş oluyor. “Makineler düşünebilir mi?”, işte makalenin giriş cümlesi bu şekilde. Bu soruya cevap vermek için ise, Turing testi deneyini öneriyor. Bu deneyde soruları soran gerçek bir insan, ve soruları cevaplayan iki taraf var. Taraflardan bir tanesi gerçek bir insan, diğeri ise bir makine. Soru soran kişi, istediği soruyu sormakta özgür. Sohbet yazışmalar aracılığıyla yapılıyor, yani herhangi bir sesli veya görüntülü konuşma ortamı yok. Eğer makine olan taraf, kendisinin bir insan olduğu konusunda soru soran insanı kandırabilirse, bu makinenin insan gibi düşündüğü kabul ediliyor. Turing testi günümüzde yapılmaya devam ediliyor ve belirli bir jüri, taraflardan hangisi insan hangisi makine bulmaya çalışıyor. 65 senedir uygulanan Turing testini geçmeyi başaran bir yazılım yokken; Haziran 2014’te bir Rus ve bir Ukraynalı yazılımcının geliştirdiği Eugene Goostman adlı yazılım, jüriyi kendisinin insan olduğuna ikna ediyor. Eugene Goostman, 13 yaşındaki bir çocuğu taklit ederek, Turing testini geçmeyi başaran ilk yazılım oluyor.

1950’li yıllarda, İngiltere’de eşcinsellik yasadışı ve bir hastalık olarak görülüyor. Turing eşcinsel kimliği yüzünden zor durumda kalıyor. Evinde yaşadığı bir hırsızlık sonrasında, polislerin soruşturması neticesinde eşcinsel olması ortaya çıkıyor. Ceza olarak ise ya hapse girmesi ya da bir sene boyunca hormon tedavisi görmesi gerekiyor. Hapse girmemek için hormon tedavisini kabul eden Turing, devlet işlerindeki kriptografik çalışmalarından da men ediliyor. 1954 yılında, evinde ölü bulunuyor. Nasıl öldüğü çok net bilinmese de, siyanüre batırılmış elma yediği için öldüğü söyleniyor. Annesine göre sebep bir kaza, başka kaynaklara göre ise Turing bir suikast kurbanı. Turing’i anma adına, Manchester Sackville Park’ta bir heykeli yaptırılıyor. Bu heykelin önünde duran plakada yazan metin ise çarpıcı: “Bilgisayar biliminin babası, matematikçi, mantıkçı, savaş zamanı şifre çözücü ve önyargılar kurbanı”.

turingbank
Manchester Sackville Park’ta yer alan Alan Turing heykeli

İngiltere Kraliçesi II. Elisabeth, Turing’in ölümünden 59 sene sonra Turing’den özür diliyor. Turing, eşcinsel olması sonucu hormon işkencesi gören insanlardan sadece bir tanesi. Ya aynı muameleye maruz kalan diğerleri? Onlar da bir özrü hak etmiyorlar mı?

*: Düzeltme için Prof. Dr. Cem Say’a teşekkürler. İşi bileninden daha iyi kim bilebilir 🙂

[1] http://www.cmpe.boun.edu.tr/~say/cbt6mart.htm