Doktora Sonrası Araştırma Rehberi (2)

Şubat ayı yazımda doktora sonrası araştırma (postdoc) konusuna değinmiştik. Bu süreç, çoğu doktora mezunu insan için belirsiz. Bu konuya dair üç önemli soru var: 1. Nasıl postdoc bulunur? 2. Nasıl başvuru yapılır? 3. Başvuru sonrası beni neler bekliyor? İlk soruyu önceki yazıda az çok cevapladık, diğerlerini cevaplamak üzere devam edelim.

Özellikle postdoc ile ilgili türkçe kaynak bulmak bir hayli zor. Yabancı dildeki kaynaklar da çok faydalı olmuyor kimi zaman, çünkü insan bizzat aynı ülke koşullarında yaşayan birinden duymak istiyor olabiliyor bu tür hikayeleri. Şöyle bir gerçek de var ki doktora o kadar uzun sürüyor ki, insanların doktora sonrası araştırma yapası gelmeyebiliyor. Ya X bir üniversitede hoca olmaya bakıyorlar, ya da sektöre girip çalışmaya başlıyorlar. Bunda ekonomik faktörler de büyük… Ben gene yazıma, akademiye gönül koymuş kitleye seslenerek devam ediyorum 🙂

Postdoc bulma süreci normal bir iş bulma sürecine benziyor. İlanları takip etmek, biraz aktif olup hocalarla irtibatta olmak, size yardımcı olabilecek insanları belirlemek önemli. Bu noktada katıldığınız etkinlikler (konferanslar, yaz okulları, çalıştaylar vb.) çok önemli. Gözlerinizi yumup bir zorlamanız lazım kendinizi, kimlerle tanışmıştım ve beraber çalışmak istediğim biri var mı aralarında? İlla beraber çalışmanız şart değil, tanıştığınız kişiler beraber çalışmak istediğiniz kişileri tanıyor olabilir zira… Haydi diyelim bir şekilde postdoc ilanı buldunuz, ardından her şey yeni başlıyor sayılır çünkü başvuru süreci biraz uğraştırıcı. Bir kere iyi bir akademik özgeçmişiniz olmalı, ve bunun içerisinde size referans olabilecek insanların bilgilerini de eklemeyi unutmamalısınız. Bulduğunuz ilan genellikle bir proje hakkında olacaktır. Projelerin süreleri 1-5 sene arasında değişiklik gösterebilir. Özellikle yurtdışı başvurularında yeni başlayan ve uzun soluklu bir proje bulmakta fayda var. Yoksa yeni bir ülkeye gidip, düzeninizi kurup, sonra da bir anda işsiz kalabilirsiniz.

Her proje çeşitli iş paketlerinden oluşur, ve bu iş paketleri de proje ekibinde çalışan kişiler arasında paylaştırılır. İlan içerisinde aranan kişi nitelikleri iyice incelenmeli ve beklenti iyice anlaşılmalıdır. Zaten sizden 1-2 sayfalık bir metin istenecek, ve neden projeye kendinizi uygun gördüğünüzü anlatmanız beklenecektir. Dünyaca ünlü üniversitelerde çalışmak biraz zor çünkü rekabet çok fazla. Tek bir ilana oldukça fazla insan başvurabiliyor. Türkiye’den başvurmak bu durumda biraz dezavantajlı, çünkü buradaki üniversiteler pek bilinmiyor (normal olarak). Diğer adayların iyi başvurular yapacağı düşünülürse, sizin çok iyi başvurular yapmanız gerekiyor… Sizi öne çıkaracak şeyler de, yayınlarınız, aldığınız referanslarınız ve akademik etkinliklerdeki rolleriniz.

İş başvuruları öndeğerlendirmesi arkasından, bir grup aday başarılı bulunup seçiliyor. Ve mülakat süreci başlıyor. Bu süreç biraz ülkesine ve üniversitesine göre farklılık gösterebiliyor. Kimisi çevrimiçi mülakat (Skype üzerinden) yapıp işe alıp almamaya karar veriyor. Çevrimiçi mülakatlar soru cevap gibi ilerleyebilir, hatta sizden araştırmalarınız ile ilgili ufak bir sunum yapmanız beklenebilir. Kimi üniversite için ise süreç daha uzun. Çevrimiçi önmülakat yapıp, sizi başarılı buldukları takdirde bulundukları üniversiteye çağırıyorlar ve yüz yüze bir mülakat da orada gerçekleşiyor. Artık gerisinde de cevap bekleme süreci başlıyor. Tüm bu başvuru serüveninin çok zaman aldığını söylemiştim değil mi?

Benim başvuru sürecim ise bir sonraki yazıya kaldı yine… Bu arada postdoc olmak araştırmacı olmak demek, yani öğrenci değilsiniz. Bu genel yanlışı lütfen düzeltelim 🙂

Nisan 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Doktora Sonrası Araştırma Süreci (1)

Doktora yapmakta olan veya doktorasını bitirmiş olan birçok kişinin kafasını kurcalayan sorulardan biri de doktora sonrası araştırma sürecinin nasıl olduğu. Türkiye koşullarında konuşacak olursak, en az dört-beş sene sonunda doktor ünvanı alabiliyoruz. Peki ya sonrası?

Doktora mezunu olan her kişi ne yapacağı konusunda çoğunlukla kararsızdır. Çünkü bu karar maalesef ki salt kişinin vereceği bir karar değildir. Bu süreçte ağzı olan konuşur, ve sağlıklı bir karar almak daha da çok zorlaşır. Dış sesleri bastırmayı unutun, iç sesinizi duyamaz hale gelirsiniz. Genel olarak doktor ünvanı alan bir kişi önünde üç yol vardır: 1. Akademisyen olmak. 2. Araştırma ağırlıklı bir iş bulmak. 3. Sektörde herhangi bir iş bulmak. Kısaca bu yollara değinecek olursak, birincisi için herhangi bir yerde akademisyen olmak değil, iyi bir üniversitede akademisyen olmak kişiyi geliştirir. İkinci seçenekteki türden işleri Türkiye’de bulmak çok kolay değildir. Üçüncü seçenekteki türden işler için yurtiçi/yurtdışı seçenekleri oldukça çoktur. Yazımızın konusu birinci kategori olacak.

İyi bir üniversitede akademisyen olmak isteyen arkadaşlar, doktora çalışmaları bittikten sonra doktora sonrası araştırma (postdoc) arayışlarına başlar. Doktora yıllarını Türkiye’de geçiren kişiler için, yurtdışı deneyimi daha faydalıdır. Akademinin dili İngilizce olduğu için, bir kere dilin oturması açısından iyidir. Uluslararası araştırma gruplarının parçası olmak vizyon katar. Grup çalışmasına dahil olup, birçok akademik yayın yapma olanağı olur. Ve en önemlisi bütçe, araştırmanın yürütüleceği kurum tarafından sağlanacağı için, birçok konferansa katılıp başka araştırmacılar ile tanışmak mümkün olur. Yurtiçi opsiyonları nadir olsa da vardır, ama benim tavsiyem (ve bizzat benim de yaptığım gibi) bu süreçte yurtdışında olmaktır. Peki doktora sonrası araştırma pozisyonlarına ne zaman bakmalı?

Sevgili hocam Pınar Yolum’un tavsiyesi üzerine mezun olmadan 5-6 ay önce, araştırmalarıma başladım. Yoğun bir şekilde olmasa da, ufaktan fikir sahibi olmak için erkenden başlamak iyi oluyor. Öncelikle, alanınızdaki e-posta gruplarına üye olmalısınız, çünkü üniversite hocaları bu tür gruplarda postdoc ilanları paylaşıyor oluyor. İngiltere ve birçok Avrupa şehri için çeşitli iş arama sitelerinde bu tür ilanlar yer alabiliyor. Arama motorlarından ilanlar bulunabiliyor, ayrıca çoğu üniversite kendi web sitesinde ilanları paylaşıyor. Eğer yeterince şanslıysanız, ne yapmak istediğinizi net olarak biliyor olabilirsiniz. Böylesi bir durumda, 10-15 hoca belirleyip kişisel e-posta atarak postdoc pozisyonu aradığınızı ve araştırma gruplarında size yer olup olmadığını sorabilirsiniz. Benim durumumda, on kişiye yakın e-posta göndermiştik ama postdoc arayan hoca o zaman dahilinde yoktu. Başka ve zorlu bir yol daha var. Sizinle çalışmak isteyen bir hoca bulduysanız, hocanın bulunduğu üniversite veya üniversitenin bulunduğu ülke burs programları sunabiliyor. Ama bu süreçler de zorlu, çünkü uluslararası birçok aday ile yarışıp koltuğu kapmaya çalışıyorsunuz.

Diyelim tam bana göre dediğiniz ilanları buldunuz, ve başvurmaya karar verdiniz. Sürecin nasıl işlediğini bilmek önemli. Genelde akademik geçmişinizi göstermek yeterli olmayacak, başvuracağınız pozisyona uygunluğunuz ile ilgili birçok doküman göndermeniz beklenecek. Eğer başvurunuz uygun görüldüyse, çevrimiçi mülakat süreci başlayacak. Ve bazen de fiziksel olarak araştırma kurumuna gidip bir mülakata daha girmeniz beklenecek. Bunların hepsi zaman aldığı için, erkenden başlamak mantıklı.

Benim başvuru sürecimle ilgili detaylar ise bir sonraki yazıda gelecek 🙂

Subat 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Yeni Başlangıçlara

Gitmek lazım, gitmek lazım diye diye ben gittim sonunda. Değişiklik iyidir. Zor zamanlarda insan kendine saklanacak bir yer bulmalı, nefes almalı, kuvvetlenmeli ve öyle devam etmeli. Ben de bir süre Londra’ya geldim. Doktora sonrası araştırmalarıma burada devam edeceğim. Bakalım neler yaşayıp, neler öğreneceğiz. Yeni serüvenimin ilk sayfasını doldurmaya başladım.

Şimdi neden gittiğimi düşünenler vardır, biraz bu noktaya açıklık getirelim. Herhangi iyi bir üniversitede hoca olmak için, doktora sonrasında başarılı araştırmalar yapmak gerekiyor. Kimisi daha erken davranıp, yüksek lisans ve doktora çalışmalarına yurtdışında başlıyor. Kritik nokta ise tabii ki yurtdışında geçirilen zaman, ve başka ekiplerle sürdürülen projeler. Bu süreç neden faydalı derseniz, bir kere yabancı dilin oturması için böyle bir deneyim faydalı oluyor. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, akademinin dili İngilizce bu gerçeği kabul etmek gerek. Bunun yanı sıra, yurtdışındaki üniversitelerin maddi imkanları daha fazla olabiliyor. Bu da şu demek, araştırma yapmak için ihtiyaç duyduğunuz materyallere erişiminiz kolay. Katılmak istediğiniz konferanslara gitmek kolay. Çalışma koşullarını düzenlemek çoğu zaman sizin elinizde. Bu faktörlerin hepsi toplanınca da başarılı bir kariyer, ve birçok yayın yapma şansı doğuyor. Yaptığınız her şey sizin portfolyonuz, ve portfolyonuzu sağlam tutmakta fayda var.

Gelelim zorluklara… Bir kere bambaşka bir ülkede sıfırdan bir hayata başlamak süper kolay değil. Ülkenin dinamiklerini öğrenmek, ve bu dinamiklere ayak uydurmak gerekiyor. Bir anda düşünmeniz gereken milyonlarca soru altında eziliyorsunuz. İlk önce uzun bir zaman vize alma süreci ile geçiyor. Oh ülkeye girdim bittiyle kalmıyor. Sonraki görevler çok eğlenceli: ev bulmak, polise kendinizi kayıt ettirmek, oturma izin kartınızı almak, sağlık sistemine dahil olmak, banka hesabı açmak, işyeri evraklarınızı teslim etmek ve prosedürleri tamamlamak, ve daha birçok şey. Geleli 15 gün oldu hala bitmeyen işler var, biraz daha sabır. Boş kalan vakitlerde ise geride bıraktığınız hayatınızı düşünüyorsunuz. Aileniz ne yapıyor, arkadaşlarınız ne alemde, her gün sevdiğiniz kediler acaba iyiler mi, eski üniversitenizde yeni dönem heyecanı nasıl gidiyor ve cevapsız kalan birçok soru daha. Kısacası yeni hayatınıza dahil olmak için sorulardan geçmek gerek.

Ayaklarınız üzerinde durmak ve hayatınızı bambaşka bir ülkede yaşamak çok değişik. Henüz alışma sürecinde olsam da, yavaş yavaş kendime yer açmaya başlıyorum. Garip bir şekilde Türkiye gündemine yetişecek vaktim kalmıyor. Çok kısa bir süre Twitter’a göz atıp ne olmuş ne bitmiş diye bakabiliyorum. Londra gündemine bakmak için ise hiç sıra gelmedi. O da yavaş yavaş olacak…

Bu ayki yazımı yazmam bile zor oldu. Malum başka ülkelere gelince türkçe karakterleri geride bırakıyor insan. Bilgisayarda yazıyı yazmam zor olunca tabletime sığındım 🙂 Türkçe harfleri özlemedim ama soyadımdaki “ö” harfini kaybettim, hükümsüzdür!

Ekim 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.