Mamma mia! Hoşgeldin MamaMe!

Türkiye’deki kadınları iş hayatının birer parçası haline getirmek gerçekten önemli. Ekonomik ve sosyal anlamda ilerlemek, kadınları da bu sürece dahil etmeden mümkün değil! Kadın nüfusunun büyük bir bölümü evinde oturan, yemek pişiren ve ailesi ile ilgilenen bir kesim. Peki bu kesimi iş hayatı içerisine nasıl dahil edeceğiz? Sizleri yeni bir girişim olan MamaMe projesi ile tanıştırmak istiyorum. Herkesin hasret kaldığı bir “anne yemeği” konsepti vardır, ama kimisi için erişmesi zor bir hayaldir bu. Bu proje sayesinde, artık oturduğunuz yerden anne yemeği siparişi vermek mümkün!

Türkiye’de çevrimiçi yemek siparişi verecek platformlar mevcut. Hatta çoğumuzun sık sık da kullandığı platformlar bunlar. Ne zaman bir şey sipariş verecek olsak seçenekler pek de değişmiyor: pizza, hamburger, lahmacun, pide vb. Bu tür yiyeceklerden hem çok sıkıldık, hem de pek sağlıklı oldukları söylenemez. Mesela yemekler hazırlanırken ne tür malzemeler kullanılıyor, bu kısım kocaman bir soru işareti. Annelerimizin hazırladıkları yemekler öyle mi? Annelerimiz her şeyi tek tek seçip, en sağlıklı şekilde hazır ederler. MamaMe projesi tam da bu noktada devreye giriyor. MamaMe’nin temelleri 2017 yılında Boğaziçi Üniversitesi HayalEt Kuluçka Merkezi’nde atılıyor. Proje kurucularının yenilikçi fikri şu: “Anneler yemekleri daha çok pişirsin, ve bu yemekleri başkaları da yeme fırsatı bulsun.”. Bu projenin arkasında, Prof. Dr. Pınar Yolum, Prof. Dr. Ayşegül Toker, Evrim Tankuş Hakyemez ve daha birçok önemli isim var.

MamaMe projesine dahil olan anneler iş hayatındaki yeni ünvanlarını kapıyor, ve mutfaklarında birer MaMe’ye dönüşüyorlar (zaten annelerimiz birer süper kahraman değil mi?). MaMe olmak öyle kolay değil. Her MaMe; kadın kooperatiflerine üye oluyor ve bu yenilikçi iş modelinin bir parçası haline geliyor. MaMe’ler gördükleri eğitim sonrasında birer hijyen sertifikası alıyor. MaMe mutfakları periyodik olarak denetleniyor ve hijyen koşullarının devamlılığı sağlanıyor. MaMe’ler haftalık olarak mutfaklarında ne pişireceklerini belirtiyor, ve siz mönüye bakarak çok önceden sipariş verebiliyorsunuz. Yemekler eve geldikten sonra ise, yemeğinizi gerekiyorsa ısıtıp afiyetle yiyorsunuz. Yemeğin güzel olması ve iyi koşullarda pişirilmiş olması bence çok önemli. Proje henüz her bölgede hizmet vermiyor, ama siteleri üzerinden gelişmeleri takip etmek mümkün. Benim verdiğim sipariş, bana ulaştığı zaman anne nasihati ile beraberinde geldi. Annemiz teslimatı yapacak arkadaşa sıkı sıkı tembihlemiş: “Yoğurdu bir gün dolapta tutsunlar, sonra yesinler.”. Biz siparişimizden memnun kaldık, başkalarına da şiddetle tavsiye ediyoruz. Artık bizim bölgede hizmet veren MaMe’leri de tanıyorum, Oya MaMe haftaya ne pişirecekmiş diye ara ara siteye göz atıyorum 🙂

Projenin teknoloji bacağında, Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Pınar Yolum yer alıyor. MamaMe projesi, yapay zeka destekli bir sistem üzerinde çalışıyor. Yapay zeka sayesinde, zaman içerisinde akıllı öneriler ile hem MaMe’ler hem de kullanıcılar değişik mönüler ile karşılaşacaklar. Sonuçta herkes mutlu olacak; MaMe’ler daha çok kazansın, biz kullanıcılar da güzel şeyler yiyelim. Pınar Yolum, 2017 yılı Teknolojinin Kadın Liderleri ödül programı kapsamında “Yılın Başarılı Kadın Girişimcisi” ödülünü aldı. Program bu sene Microsoft Türkiye, KAGİDER ve Aydın Doğan Vakfı tarafından desteklendi. Kısacası MamaMe birçok kadını desteklemek üzere piyasaya sağlam bir giriş yaptı. Projenin yolu açık olsun!

Azınlık toplumlarına ait MaMe sayılarını arttırmanın zamanı geldi diye düşünüyorum. Öyle etrafta herkes bir şeyleri pişirdiğini zannediyor. İşi bilenden yiyeceksin! Mesela Silva’nın zeytinyağlı dolması ve topiği, Seta’nın paskalya çöreği mönüde olsa fena olmaz mı? Bizim ailedekilerin marifetlerini ortaya koyayım böylece! 🙂

Temmuz 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Doktora yapmalı mı, yapmamalı mı?

Doktora eğitimi sürecine girmek çok kolay bir iş değil, iyice bir düşünmek gerekiyor. Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde sürdürdüğüm doktora eğitimimin sonlarına yaklaşırken bu konudaki görüşlerimi sizlerle paylaşmak istedim.

Diyelim yüksek lisans bitti, doktora eğitimine devam etmeli miyim? Bu sorunun cevabını vermek çok kolay değil. Çünkü içerisinde yaşadığınız ülkeye göre bu sorunun cevabı değişebilir. İnsan her zaman kalbinden geçeni yapamıyor maalesef. Kararlarımızı etkileyen bir sürü faktör var. Kimi zaman ailevi sebepler, çoğu zaman ise maddi sebepler bizi farklı bir yola itiyor. Doktora eğitimine devam demek, uzun seneler öğrenciliğe devam demek. Yurtdışında da işler karışık, nerede olduğunuza göre süreç değişiyor. Örneğin, Avrupa’da çoğu yerde ders alma yükümlülüğü yok. En az dört senede, doktora diplomasını almak mümkün oluyor. Hatta çoğu zaman öğrenciler sanayi işbirliği içerisinde olan üniversitelerde doktora yapıyor, bir yandan bir işte çalışıp para kazanırken, yaptıkları iş de tezlerini yazmada yardımcı oluyor. Hollanda’da da benzer bir durum söz konusu. Doktora öğrencilerinin işçi statüsü kazanması şart. Böyle olunca da öğrenciler yaşamlarını kolaylıkla sürdürebiliyor. Türkiye’de durum, Amerika modeli gibi. Öğrenciler, öncelikle ders döneminden geçiyor. Ardından, yeterlilik sınavına girerek doktor ünvanı almak için yeterli olduklarını kanıtlamaya çalışıyor. Sonrasında da, bir tez konusu belirleyip tez önerisi veriyorlar. Kabul edilen tez önerisi ardından ise, araştırma süreci başlıyor, yayınlar yapılıyor ve tez yazılıyor. Araya ders dönemi girdiği gibi işler biraz uzuyor. Türkiye’de iyi bir üniversitede doktora yapmak demek, en az altı seneyi bu işe yatırmak anlamına geliyor. Türkiye’de doktora öğrencileri, yurtdışındakiler kadar şanslı değiller. Çünkü hayatlarını sürdürebilmek için para kazanma yollarını bulmak zorundalar. Örneğin, araştırma görevlisi olunabilir, bir projede araştırma yapılabilir veya üniversite dışında bir iş bulunabilir. Üniversite dışında bulunan her iş ise, doktora sürecini olumsuz yönde etkiliyor bu bir gerçek. Tüm hafta tam zamanlı bir işte çalışıp, bir taraftan da iyi bir doktora sürdürebilmek inanın ki çok zor ve hatta imkansıza yakın.

İşin matematiğini bir kenara bırakırsak, doktora eğitimi çok keyifli bir süreç. Bir problemi ele alıp dört beş sene üzerinde kafa patlatmak gerçekten deli işi. En büyük deli olan hocanızın peşine takılıp öğreniyorsunuz çok şeyi. Hoca faktörü çok önemli, anlaşamadığınız bir hoca ile ilerlemeniz mümkün değil. Diğer önemli faktör ise, tez konusu. Üzerinde kafa patlatmaktan keyif alacağınız bir konu bulmak şart. Çoğu insanın başına gelen şey, ilerlemeyen ve seneler süren doktora tezleri. Bu iki faktörden en az biri sıkıntıya girerse, doktora süreci de kesin tökezliyor. Çok kolay değil, bu süreçte insanlar psikolojik olarak çökebiliyor. O yüzden doktora sürecinden geçen öğrencilerin birbirlerini gözlemlemesi şart. Kimi zaman kendimizle meşgul olduğumuz için, karşımızdakinin ne durumda olduğunu fark etmiyoruz bile. Bunun sonuçları bazen çok ağır olabiliyor, dikkatli olmak lazım.

Doktor ünvanı alan çok insan kariyerine üniversitede devam etmek istiyor. Akademisyen olmak çok güzel bir meslek, kendinizi sürekli güncel tutmak zorundasınız. Yoksa sizi ham yapar bu zilliler! Lisans eğitimi için gelen cıvıl cıvıl öğrenciler, sizi ayakta tutmak için yetecek kimi zaman. Diğer taraftan öğrencilerinizle araştırmalara devam edecek, makaleler yazacak, yurtdışında konferanslara katılacaksınız. Her şey kulağa güzel geliyor ama tüm bunlar için akademik özgürlük şart! Özgür olmayan bir akademi bu saydıklarımın hiçbirini sağlıklı bir şekilde yerine getiremez. Bugünün koşullarında doktora yapmak isteyenlere diyebileceğim, gidin buralardan. Yurtdışında sakin bir doktora hayatı yaşayın, daha çok üretin, daha çok öğrenin ve yatırımı kendinize yapın.

Ben kendi doktora sürecimde (son altı sene) çok acayip şeyler yaşadım, hepimiz yaşadık. Her şeye ve herkese rağmen oturduk, bilim yaptık; biz de buradayız dedik tüm dünyaya…

Mayıs 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.