Ah şu hakemlik…

Bazen ne yazayım diye düşünmek zaman alıyor. Böyle durumlarda okuyuculardan gelen sorular çok güzel oluyor. Akademi ağırlıklı yazınca tabii bu kapsamda daha çok soru geliyor. Bu bilgilendirmeleri çok faydalı buluyorum açıkçası, ben her şeyi yaşayarak öğrenmek durumunda kalmıştım. Baştan birileri oturup sistemi bana anlatsaydı bazı işler daha kolay olurdu misal. Erken ya da geç sistemin içinde pişiyoruz 🙂

Lisans düzeyinde eğitim gören bir arkadaşımız, konferanslarda veya çalıştaylarda bildirilerin nasıl seçildiğini sormuş. Daha önce hakemlik konusunda bir yazı yayımlamıştık, şimdi konuyu biraz daha kapsamlı ele almaya çalışayım. Önce konferans ve çalıştaylardan başlayalım. Bu tür etkinlikler genelde her sene ya da iki senede bir olacak şekilde düzenleniyor. Yılın hangi zamanında düzenleneceği de aşağı yukarı aynı tarihlerde oluyor. Böylece yazarlar da zaman planlamasını yapabiliyor. Bildiriler etkinliklere gönderildikten sonra, bildirileri arka tarafta bir hakem heyeti bekliyor. Genelde bir bildiri 2-4 hakem tarafından değerlendiriliyor, her hakem bildiri hakkında yorumunu ortaya koyuyor. Bir de ekibin başında bir üst hakem var diye düşünebiliriz, bu hakem de tüm yorumları değerlendirip bildirinin kabul edilip edilmeyeceğine karar veriyor. Bu iş çok da kolay değil, çünkü bazen hakemler karşıt fikirlere sahip oluyor ve son kararın verilmesi için düşünülmesi gerekiyor. Böyle durumlarda, üst hakem bir tartışma ortamında hakemlerin ortak bir karar alabilmeleri için süreci yönetiyor, ve nihai karar çıkıyor. Dergilerde de bildirilerin değerlendirilme süreci benzer. En büyük fark, değerlendirilme süreci aylar ve belki de yılı bulabiliyor.

Cevaplanması gereken bir takım sorular var elbet.

  1. Hakemler kimler? Genellikle akademisyenler, araştırmacılar ve doktora öğrencileri. Şimdi doktora öğrencileri henüz alanında pişmeye çalışan kişiler olduğu için, yazdıkları eleştiriler kimi zaman yetersiz olabiliyor. Bu tür durumlarda doktora öğrencilerinin danışmanlarından yardım almasını öneririm. Bir yerden başlamak gerekiyor…
  2. Adam kayırma oluyor mu? Elbet ki kesin olmuyordur diyemem. Yazarların kimlikleri kimi zaman açık, kimi zaman da kapalı oluyor. Kapalı olduğunda hakemler bildirinin kimden geldiğini bilemiyor. Tabii çoğu zaman bildiriyi okuyunca hangi ekibe ait olduğunu anlamak çok zor değil. Yazarlar daha önce yaptıkları çalışmalara referans veriyorlar, bu da biraz kendilerini belli ediyor. Birbirinden bağımsız 2-4 hakem bildiriyi değerlendirildiğini düşünürsek adil bir karar çıkması olası. En azından öyle düşünmek istiyorum 🙂
  3. Hakemler hep haklı mı? Hayır. Bazen çok iyi bildiğiniz bir konuda bir bildiri değerlendiriyorsunuz, bazen de hakkında fikriniz olan bir şeye denk geliyorsunuz. Her değerlendirme esnasında, yazdığınız değerlendirme için 1-10 arasında bir güven skoru ekliyorsunuz. Böylece diğer hakemler ve üst hakem, yazdığınız değerlendirmeden ne kadar emin olduğunuzu görebiliyor.
  4. Değerlendirilme süreci nasıl? Bildiriyi ne kadar kaliteli gördüğünüzle ilgili de 1-10 arası skor tanımlıyorsunuz. Böylece her bildirinin ortalama bir puanı oluyor. Üst hakem hakemlerin yazdıklarına ve verdikleri puanlara bakarak süreci yönetmeye başlıyor. Tartışma ortamına kendi de dahil olarak, gerekirse kendi de bildiriyi okuyor ve kendi fikirlerini ileri sürüyor.
  5. Yazarlar hakemleri biliyor mu? Hayır, çoğunlukla bu süreç anonim. Ama hakemler de yazdıkları ile kendilerini belli edebiliyor. Mesela ‘X Y ve Z’ye referans vermeyi unutmuşsun’ gibi bir cümle ardından, bu üç referansta kesişimde olan yazarlar varsa; büyük ihtimal hakem o yazarlardan biri 🙂 Bazen de sizin çalışmanıza referans veriliyor, ama çalışmanız yanlış aktarılmış oluyor mesela. ‘O öyle değil aslında böyle’ dediğiniz anda gene kimliğiniz ortaya çıkıyor. Böyle garip bir süreç işte…
  6. Hakemler para alıyor mu? Hayır, gönüllülük esasına dayanan bir sistem bu. Evet inanması güç. Herkes ekstra vakit ayırıp, bir de bu yükün altına giriyor. Hakemlere saygı duyalım lütfen! 🙂

Gönüllü işi deli işi bunlar… Alice Harikalar Diyarı’na yüzümüzü dönecek olursak: “Burada hepimiz deliyiz!”.

Temmuz 2019 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Organize İşler — Çalıştay Düzenlemek

Akademiden bahsetmeyi çok seviyorum bildiğiniz üzere. Ben de bunun bir parçası olduğum için bir taraftan kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Şimdiye kadar hep konferanslar dedik, çalıştaylar dedik, çevre çok önemli bu tür etkinliklere gidip insanlarla tanışmak gerek dedik. Fark ettim ki hep katılımcı cephesinden ele almışım bu maddeyi, halbuki bu etkinlikleri düzenleyenler de akademisyenler. Peki nasıl oluyor ki bu işler dediğinizi duyar gibiyim… Bir doktora sonrası araştırmacısı gözüyle konuyu bir ele alalım.

Şimdi öncelikle büyük bir konferansı organize etmek ne demek ben de henüz bilmiyorum, ama sırası gelince öğreneceğim. Bu kös kös oturacağım anlamına gelmiyor elbet, bir yerden başlamak lazım. Büyük konferansların organizasyonda görev almak bir opsiyon. Mesela 2015 yılında, en büyük yapay zeka konferanslarından biri olan Autonomous Agents and Multiagent Systems (AAMAS) Profesör Pınar Yolum önderliğinde İstanbul’da organize edildi. Bu süreçte ufak işlere el attım, ama çok şey öğrendim. Düzenlenen çalıştay ve derslere gönüllü öğrencilerin atanması işini üstlendim. Organizasyon esnasında çıkan herhangi bir sorunu iletmek, katılımcıların İstanbul rehberi olmak gibi keyifli şeyler yaptım. İşin komiği o kadar çok insanla tanıştım ki, çoğu kişi başka konferanslarda beni tanıdı ve yanıma geldi. 2016 yılında bir çalıştayın organizasyon komitesinde yer aldım. Çalıştayın web sitesini yapmak ve siteyi güncel tutmak, çalıştay içeriğini oluşturmaya yardımcı olmak, çalıştayın insanlara duyurulmasını sağlamak gibi işlere el attım. Bu nispeten çalıştay nasıl organize edilir fikrini anlamamı sağladı.

Bu sene insan-robot etkileşimi temasında Human-Agent Interaction (HAI) konferansı, Southampton şehrinde düzenlenecek. Çalıştığım projede yer alan birkaç kişi bir araya gelerek bir çalıştay düzenlemeye karar verdik. Öncelikle hangi temada ne yapmak istediğimizi anlattığımız bir öneri oluşturduk. Burada çeşitli detaylara yer vermek gerekiyor: 1. Etkinlik ne kadar sürecek? 2. Etkinlik kimlere açık, ve bildiri göndermek isteyenler hangi konularda yazacak, kaç sayfa içerik oluşturmak gerekecek? 3. Davetli konuşmacı olacak mı, varsa ne hakkında konuşacak? 4. Çalıştayda bir panel olacak mı, varsa panele kimler gelecek? 5. Çalıştayda hangi hakemler yer alacak? 6. Bildiri göndermek isteyenler hangi tarihe kadar bildiri gönderecek, ve karar tarihi ne zaman olacak? Çoğu sorunun cevaplarının hazırlanan öneride yer alması gerekiyor. Öneri çalıştay başkanları tarafından değerlendirilip kabul veya red ediliyor. Bu süreçte çalıştay konularında çalışan akademisyenler ile iletişime geçip, çalıştayın parçası olmalarını sağlamak gerekiyor. Bu kısım gene çevreyi genişleten güzel bir kısım oluyor tabii… Öneri kabul edildikten sonra ise, bir web sitesi oluşturup çalıştay bilgilerinin oraya eklenmesi gerekiyor. Bildirilerin yükleneceğini sistem kurulduktan sonra, sıra bildirileri beklemeye geliyor. Biz şu anda bu aşamadayız. Bildiriler geldikten sonra, bildirileri hakemlere atayacağız ve hakemlerin değerlendirmeleri sonucunda bildiri sahiplerine sonuçları ileteceğiz. Kabul edilen makaleler ise çalıştay programını şekillendirecek. Genelde ortak konularda kabul edilen makaleleri beraber gruplamaya çalışmak mantıklı. Mesela X ve Y makalesi sağlık temasında robotların kullanılması üzerine ise bu iki makalenin sunumlarının arka arkaya konması iyi oluyor. Böylece ortak tema çevresinde tartışma ortamı oluşturmak mümkün oluyor.

Ufaktan organize işlere girdik… İlerde büyük konferansları düzenlemek de mümkün olur umarım, heyecanla bekliyorum!

Kasım 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Doktora yapmalı mı, yapmamalı mı?

Doktora eğitimi sürecine girmek çok kolay bir iş değil, iyice bir düşünmek gerekiyor. Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde sürdürdüğüm doktora eğitimimin sonlarına yaklaşırken bu konudaki görüşlerimi sizlerle paylaşmak istedim.

Diyelim yüksek lisans bitti, doktora eğitimine devam etmeli miyim? Bu sorunun cevabını vermek çok kolay değil. Çünkü içerisinde yaşadığınız ülkeye göre bu sorunun cevabı değişebilir. İnsan her zaman kalbinden geçeni yapamıyor maalesef. Kararlarımızı etkileyen bir sürü faktör var. Kimi zaman ailevi sebepler, çoğu zaman ise maddi sebepler bizi farklı bir yola itiyor. Doktora eğitimine devam demek, uzun seneler öğrenciliğe devam demek. Yurtdışında da işler karışık, nerede olduğunuza göre süreç değişiyor. Örneğin, Avrupa’da çoğu yerde ders alma yükümlülüğü yok. En az dört senede, doktora diplomasını almak mümkün oluyor. Hatta çoğu zaman öğrenciler sanayi işbirliği içerisinde olan üniversitelerde doktora yapıyor, bir yandan bir işte çalışıp para kazanırken, yaptıkları iş de tezlerini yazmada yardımcı oluyor. Hollanda’da da benzer bir durum söz konusu. Doktora öğrencilerinin işçi statüsü kazanması şart. Böyle olunca da öğrenciler yaşamlarını kolaylıkla sürdürebiliyor. Türkiye’de durum, Amerika modeli gibi. Öğrenciler, öncelikle ders döneminden geçiyor. Ardından, yeterlilik sınavına girerek doktor ünvanı almak için yeterli olduklarını kanıtlamaya çalışıyor. Sonrasında da, bir tez konusu belirleyip tez önerisi veriyorlar. Kabul edilen tez önerisi ardından ise, araştırma süreci başlıyor, yayınlar yapılıyor ve tez yazılıyor. Araya ders dönemi girdiği gibi işler biraz uzuyor. Türkiye’de iyi bir üniversitede doktora yapmak demek, en az altı seneyi bu işe yatırmak anlamına geliyor. Türkiye’de doktora öğrencileri, yurtdışındakiler kadar şanslı değiller. Çünkü hayatlarını sürdürebilmek için para kazanma yollarını bulmak zorundalar. Örneğin, araştırma görevlisi olunabilir, bir projede araştırma yapılabilir veya üniversite dışında bir iş bulunabilir. Üniversite dışında bulunan her iş ise, doktora sürecini olumsuz yönde etkiliyor bu bir gerçek. Tüm hafta tam zamanlı bir işte çalışıp, bir taraftan da iyi bir doktora sürdürebilmek inanın ki çok zor ve hatta imkansıza yakın.

İşin matematiğini bir kenara bırakırsak, doktora eğitimi çok keyifli bir süreç. Bir problemi ele alıp dört beş sene üzerinde kafa patlatmak gerçekten deli işi. En büyük deli olan hocanızın peşine takılıp öğreniyorsunuz çok şeyi. Hoca faktörü çok önemli, anlaşamadığınız bir hoca ile ilerlemeniz mümkün değil. Diğer önemli faktör ise, tez konusu. Üzerinde kafa patlatmaktan keyif alacağınız bir konu bulmak şart. Çoğu insanın başına gelen şey, ilerlemeyen ve seneler süren doktora tezleri. Bu iki faktörden en az biri sıkıntıya girerse, doktora süreci de kesin tökezliyor. Çok kolay değil, bu süreçte insanlar psikolojik olarak çökebiliyor. O yüzden doktora sürecinden geçen öğrencilerin birbirlerini gözlemlemesi şart. Kimi zaman kendimizle meşgul olduğumuz için, karşımızdakinin ne durumda olduğunu fark etmiyoruz bile. Bunun sonuçları bazen çok ağır olabiliyor, dikkatli olmak lazım.

Doktor ünvanı alan çok insan kariyerine üniversitede devam etmek istiyor. Akademisyen olmak çok güzel bir meslek, kendinizi sürekli güncel tutmak zorundasınız. Yoksa sizi ham yapar bu zilliler! Lisans eğitimi için gelen cıvıl cıvıl öğrenciler, sizi ayakta tutmak için yetecek kimi zaman. Diğer taraftan öğrencilerinizle araştırmalara devam edecek, makaleler yazacak, yurtdışında konferanslara katılacaksınız. Her şey kulağa güzel geliyor ama tüm bunlar için akademik özgürlük şart! Özgür olmayan bir akademi bu saydıklarımın hiçbirini sağlıklı bir şekilde yerine getiremez. Bugünün koşullarında doktora yapmak isteyenlere diyebileceğim, gidin buralardan. Yurtdışında sakin bir doktora hayatı yaşayın, daha çok üretin, daha çok öğrenin ve yatırımı kendinize yapın.

Ben kendi doktora sürecimde (son altı sene) çok acayip şeyler yaşadım, hepimiz yaşadık. Her şeye ve herkese rağmen oturduk, bilim yaptık; biz de buradayız dedik tüm dünyaya…

Mayıs 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Yüksek Lisans Sorular ve Cevaplar

Bir öğrencinin lisans eğitimi sonuna yaklaşması ile kendine ilk sorduğu sorulardan biri: “Acaba yüksek lisans yapmalı mıyım?” şeklindedir. Öyle korkunç bir süreçtir ki bu, bilen bilmeyen her kafadan bir ses çıkar. En güzeli nedir biliyor musunuz? Kapatın kulaklarınızı, ve içinizden gelen şekilde davranın.

Lisans öğrencileri için iki uç öğrenci profili vardır. İlki, istemeden bir lisans programına ayak basan öğrenci tipi. Bunun sebebi çeşitli şeyler olabilir. Mesela üniversite giriş puanı yetersiz olduğu için öğrenci kendini iyi kötü bir yere atabilir. Kimi zaman iyi bir puanla, hatalı tercihler yüzünden kötü bölümlere yerleşen öğrenciler de olabilir. Bir de çevre baskısı ile bir lisans programına kayıt olan öğrenciler var. Bu en fenası. Hadi öğrenci şanslı ise bölümü sevip mezun olacak. Bunu zorla evlendirilen insanlara benzetebiliriz. Hani sevmeden evlendiler, ama sonradan birbirlerini çok sevdiler vakası.. Aksi durumda belki de öğrenci hayatı boyunca mutsuz olacağı bir mesleği icra etmeye çalışacak. İkinci uç, gerçekten istediği bölüme giren öğrenciler. Bu tip öğrenciler, lisans sonunda nispeten daha mutlu olan öğrenciler. En azından yolun başında ne istediklerini biliyorlar. Tabii lisans eğitimi boyunca yanlış yerde olduğunu düşünenler de yok değil. Dolayısıyla, lisans öğrencileri bu iki uç arasında ileri geri hareket ederler. Öğrencinin hangi uca yakın olacağı ise çok göreceli. Mesela harika hocaları, güzel dersleri ve iyi olanakları olan bir lisans programının, öğrencileri tatmin etmesi daha olasıdır.

Herkes yüksek lisans yapsın mı? Cevap kişiye göre değişir ama herkes düşünmeli. İlk uca yakın öğrenciler kötü bir lisans hayatı geçirmiş olabilirler, ama yüksek lisans her şeyi değiştirebilir. Her şey kötü başladı diye, kötü devam edecek diye bir şey yok. İkinci uca yakın öğrenciler zaten lisans hayatından keyif almış olduğu için yüksek lisansı büyük ihtimal düşüneceklerdir. Açılan üniversite sayısı o kadar fazla ki, lisans mezunu olmayan kalmadı. Bu da ister istemez, herkesi yüksek lisans yapmaya yöneltiyor.

Yüksek lisans boyunca ne dersler almam lazım? Tüm üniversitelerde durum nasıldır bilmiyorum, fakat iyi üniversitelerden yola çıkarak bu soruya bir cevap vereyim. Bir kere lisans eğitimi boyunca uygulanan dayatma politikası yok. Öğrencinin önünde ufkunu açacak birçok ders durur, ve öğrenci canı ne istiyorsa o dersleri alır. Tezli yüksek lisans programına kaydolacak bir öğrenci, yüksek lisans eğitimi sonunda bir de tez yazacak tabii. Öğrencinin aldığı dersler de, tez hocası ve tez konusu seçimini etkileyecek en önemli faktör. Unutmamalı ki tek tip yemeği tadarak, şu yemeği severim demek doğru olmaz!

Yüksek lisansta dersler nasıl geçer? Vallahi çok keyiflidir. Kimi derste çok öğrenci vardır, hoca anlatır öğrenci dinler modu olur. Kimi derste ise daha az öğrenci vardır, tam sohbet havasında bir ders işlenir. Bu biraz da aldığınız derslere göre şekillenir. Derslerin sadece hocaları değil, aynı zamanda asistanları da vardır. Asistanlar, öğrencilerin eksik kaldığı noktalarda öğrencilerin en büyük yardımcısıdır.

Bir taraftan yüksek yapsam bir taraftan da çalışsam diyorum, ne dersin? Aman derim. Ben bir şey yapınca hakkıyla yapmayı sevenlerdenim. Biraz ondan biraz bundan deyince her şeyi yönetmek gerçekten zor oluyor. Şanslıysanız hocanızın projesi vardır, ve proje kapsamında sizi maddi olarak destekleyebilir. Üniversite içinde bir şeyler bulabiliyorsanız o da olur. Mesela yüksek lisans burslarına başvurabilirsiniz, üniversite içi projelerde görev alabilirsiniz veya araştırma görevlisi olabilirsiniz. Üniversite dışı çalışmanızı tavsiye etmem, tabii seçim sizin. Diploma için yüksek lisans yapan çok..

Yüksek lisansın en farklı tarafı nedir mesela? Kesinlikle “araştırma” kısmı derim. Lisanstan mezun olan bir öğrenci ne araştırma yapmayı biliyor, ne de araştırma sonuçlarını paylaşmak için makale yazmayı. Akademi dünyası bambaşka. Sizinle bire bir ilgilenecek bir tez hocası buluyorsunuz, beraber tez konusunu belirliyorsunuz. Sonra da hocanızın serpiştirdiği ekmek kırıntılarını takip ediyorsunuz. E sonra ne mi oluyor? Tabii ki şeker kaplamalı bir tez! 🙂

Eh keyifli keyifli mezun oldunuzsa, artık akademisyen olmayı da düşünebilirsiniz. “Affedersiniz akademisyen” noktasında henüz değiliz çok şükür..

Mart 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Akademi Dünyası 101

bosphorus_university

İlk defa bir yazıya önce başlığı yazarak başladım. Genelde içerik şekillendikten sonra düşünür bir başlık atardım oysa.. Akademiyi anladık da, bu 101 de nereden çıktı diyor olabilirsiniz. Şöyle ki 1930’lu senelerden itibaren Amerikan üniversitelerinde ders kodları üç haneli biçimde yazılmaya başlanmış. İlk rakam dersin kaçıncı sınıflar için olduğu (ör: 1=birinci sınıf), ikinci rakam dersin hangi bölümde açıldığı (ör: Bilgisayar Mühendisliği) ve üçüncü rakam da dersin seviyesini gösterecek şekilde kullanılmış. Gelelim 101’e.. Bölüm bağımsız olarak kullanılan bu kod, giriş seviyesindeki tüm dersler için var. Örneğin Matematik 101 kodlu bir ders, birinci sınıflar için açılan Matematik alanına giriş dersini ifade ediyor. Yani bu yazı da biraz akademi dünyasına giriş yazısı olacak. Yaklaşık 7 senedir, akademi dünyasının içinde büyüyen bir kişi olarak gözlemlerimi kısmen aktaracağım.

  1. Akademisyen kimdir? Vikipedi’de şöyle tanımlanmış: “Üniversite ve benzeri yüksek öğrenim kurumlarında öğretimi gerçekleştiren, araştırma yapan ve özgün araştırmalarıyla alanına katkıda bulunan kişilere verilen genel mesleki unvandır.”. Akademisyenler içerisinde, iki farklı gruptan bahsedebiliriz: Öğretim Yardımcıları ve Öğretim Üyeleri. Araştırma görevlileri ilk gruba dahilken; yardımcı doçentler, doçentler, ve profesörler ikinci gruba dahildir.
  2. Akademisyenin görevleri nelerdir? Bu sorunun cevabı, akademisyenin dahil olduğu gruba göre değişir. Örneğin, araştırma görevlileri, yüksek öğrenimin sürdürülmesini sağlamak için öğretim üyelerine destek olurlar. Bir dersin laboratuvar derslerine girmek, soru çözümleri yapmak, sınav hazırlamak/okumak, gözetmenlik yapmak sayılabilecek bazı görevlerdendir. Öğretim üyelerinin ise iş tanımı pek saymakla bitecek gibi değil. Bu yazıda bahsettiğim öğretim üyesi tanımı, tabii ki işini layığı ile yapanları kapsıyor. Bu tanımı genel geçer düşünmemek gerekir çünkü her ülkenin dinamikleri farklıdır. Bizim ülkemizde, öğretim üyelerinin çokça bir zamanı bürokratik işlerle geçer. Bunun dışında, her öğretim üyesinin sorumlu olduğu dersleri vardır, ve bu dersleri dönem boyunca işlemekle yükümlüdürler. Öğretim üyeleri, tez danışmanı olarak görev alırlar. Lisans seviyesinde dördüncü sınıf öğrencileri, bitirme projelerini tez danışmanı gözetiminde sürdürürler. Asıl keyifli kısım ise, geri kalan zamanda (eğer hala kaldıysa!) Yüksek Lisans ve Doktora seviyesi öğrencileri ile araştırma yapmaktır.
  3. Araştırma nasıl yapılır? İyi üniversitelerde araştırmaya çok önem verilir. Bunun için, üniversite bünyesinde araştırma laboratuvarları kurulur, ve öğrencilerin araştırmalarını bu alanda sürdürmeleri beklenir. Laboratuvar kurmak, araştırma için gerekli cihazları, malzemeleri bir araya getirmek kolay bir iş değildir. Öğretim üyeleri, araştırma projeleri yazarak bir bütçe desteği alırlar ve bu bütçe sayesinde, öğrenciler ile araştırmayı sürdürürler. TÜBİTAK gibi kurumlardan destek alınabileceği gibi, uluslararası Avrupa Birliği (AB) projelerinden de destek almak mümkündür.
  4. Araştırmaların bilinirliği nasıl artar? Akademisyenler, bilimsel etkinliklere önem verirler. Yaptıkları araştırmaları yayın haline getirir, makale olarak ya da dergi makalesi olarak basarlar. Ayrıca, bir akademisyeni değerlendirmenin en iyi yollarından biri, yapılan yayınların kalitesine bakmaktır. Akademisyenler; uluslararası konferanslara katılarak, araştırmalarını duyurma şansı bulur ve aynı alanda çalışan diğer araştırmacılar ile de etkileşime geçerler. Bu tür etkileşimler önemlidir çünkü ileride ortak çalışmalar yapılabilir.

Akademisyenlik, anlayacağınız üzere özveri isteyen, zor bir iştir. Maalesef hakettiği değeri görmeyen bir meslektir. Unutmayın ki bir toplumu ileriye götürecek olan, iyi akademisyenlerdir. Onlara kulak verin.. Tüm meslektaşlarıma selam olsun!

Mayıs 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.