Sürücü mü? O da kim?

google_driverless_car

Teknolojinin her geçen gün ilerlemesiyle, bilimkurgu deyip geçtiklerimiz kurgu olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşüyor. Son yıllarda hayatımıza sürücüsüz araçlar da giriş yaptı. Bu konuda en büyük atılımı ise Google yaptı, geliştirdiği prototip sürücüsüz arabaları sokaklarda dolaşmaya başladı bile. Sürücüsüz araçlar gitmek için bir sürücüye gereksinim duymuyor. Zaten bu araçların içerisinde, sürücü koltuğu yok, direksiyon yok, pedal yok.. Bir kaç butona basıyorsunuz, nereye gideceğinizi belirtiyorsunuz ve sürüşün keyfine varıyorsunuz. Yolculuk esnasında kitap okumak, müzik dinlemek, çalışmak vb. her şey serbest!

Teknoloji devi Google, 2009 senesinden beri sürücüsüz araçlar konusunda kafa patlatıyor. Google’ın hedefi, araç kullanmayı bilen ya da bilmeyen herkesin kolay ve güvenli bir şekilde ulaşımını sağlayabilmesi. Sürücüsüz araçlar, yaşlı ve görme engelli insanların hayatını da kolaylaştıracak bir teknoloji çünkü bu araçlar, başka insanlara bağımlılığı da ortadan kaldırıyor. Amerika Ulaşım Departmanı tarafından Şubat 2015’te yayımlanan rapora göre, Amerika’daki trafik kazalarının %94’ünün sürücü hatası kaynaklı olduğu biliniyor. Dolayısıyla, trafik kurallarına harfiyen uyacak sürücüsüz araçların, trafik kazalarını azaltacağı da düşünülüyor.

Google’ın araçları içerisinde akıllı bir yazılım bulunuyor. Bu akıllı yazılım, öncelikle aracın nerede olduğunu haritasını kullanarak belirliyor. Aracın tepesinde bulunan sensörler sayesinde, tüm doğrultularda etrafını gözlemliyor. Bu sensörler, çevredeki uzun mesafede yer alan her şeyi (yayalar, bisikletliler, arabalar vb.) gözlemleyebiliyor. Tahmin edersiniz ki bu gözlemler, bir insanın gözlemleyebileceklerinden çok daha fazlası. Bu gözlemlerden yola çıkarak, bir sonraki adımda hem gözlemlediği nesnelerin hareketini tahmin ediyor hem de aracın ne yapması gerektiğini hesaplıyor. Örneğin, sürücüsüz araç, bir kişinin yaya geçidi üzerindeki hareketini gözlemliyorsa, bu kişinin yaya geçidi üzerindeki hareketini tamamlamasına kadar bekleyip sonra hareket ediyor.

Google’ın sürücüsüz araçları piyasada satılmıyor çünkü henüz geliştirilme aşamasında. İçerisinde yer alan akıllı yazılımın daha iyi bir hale gelebilmesi için, test sürüşlerinin yapılması gerekiyor. Google, bu test sürüşlerini, Mountain View (Kaliforniya) ve Austin (Teksas) sokaklarında gerçekleştiriyor. İlk test sürüşlerinde, araçlarda bir yardımcı (insan) sürücü bulunduruluyor. Çünkü araçlar gerçek trafikte hareket ettikleri için, olası bir acil durumda, yardımcı sürücüler devreye girerek fiziksel müdahalede bulunuyor. 2009’dan beri yapılan test sürüşlerinde, 16 tane küçük kaza kaydedilmiş. Ve bu kazaların çoğu da insan hatasından kaynaklanan kazalar. Ağustos ayında yapılan bir test sürüşünde, yayaya yol vermek isteyen Google aracı, yardımcı sürücüden fren yapmasını istiyor. Fakat bu esnada, arkadan gelen bir insan sürücülü araç, Google aracına çarpıyor. 2009’da yapılan bir test sürüşünde, Google aracı dörtyol ağzından geçemiyor çünkü diğer araçlar sürekli öne hareket ettikleri ve tamamıyla durmadıkları için, Google aracı ilerleyemiyor ve yolda kilitleniyor. Bunun sebebi ise, kurallara uymayan insanlardan kaynaklanıyor. Dolayısıyla, sürücüsüz araçlarda yer alan akıllı yazılımların az da olsa agresif bir duruş sergilemeleri gerekiyor çünkü insanların kurallara uyacaklarını düşünmek maalesef ki pek gerçekçi değil. Eylül başında Google tarafından yapılan açıklamada, sürücüsüz araçların artık yeterince güvenilir olduğu ve test sürüşlerinde yardımcı sürücülere gereksinim olmadığı söyleniyor. Yardımcı sürücü olmadan test sürüşlerine ne zaman başlanacağı ise merak konusu.

Sürücüsüz araçlar, aramıza ne zaman katılır bilinmez. Bu araçların sayısı ne kadar fazla olursa, daha güvenli bir trafik bizi bekliyor diyebiliriz. Ne mutlu ki insan tarafından programlanan akıllı bir yazılım, insandan daha iyi araç kullanabiliyor 🙂

Ekim 2015 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Sil Baştan* başlamak gerek bazen!

methamphetamine

Madde bağımlılığı günümüzde ciddi bir sorun. Metamfetamin (Met), Kokain, Ecstacy gibi maddelerin kolay bir şekilde temin ediliyor olması, tehlikeyi daha da büyütüyor. Madde bağımlığı nasıl bir zarar veriyor derseniz, öncelikle beyin hücreleri geri dönüşü olmayan bir hasara uğruyor. Bu tür maddeler, insana anlık zevkler verirken bir yandan da insan beynini ve bedenini tüketiyor. Madde bağımlısı olan insanların bir kısmı durumun ciddiyetine varıp tedavi görmeyi isterken, bir diğer kısmı maalesef ki yaşamını yitiriyor. Tedavi gördükten sonra tekrar madde kullanmaya başlayan insanların sayısı hiç de az değil. Manisa Ruh Ve Sinir Hastalıkları Hastanesi AMATEM servisinden Uzm. Dr. Psikiyatrist Aslıhan Eslek, tedavilerin başarı oranın %10 civarında olduğunu söylüyor. Peki bilim bu noktada faydalı olabilir mi? Bu sorunun cevabı uzun vadede “Evet!” olabilir. Madde bağımlısı insanlarda, maddenin yarattığı haz duygusu bir anı olarak beyne kaydoluyor. Bu anı yüzünden, madde bağımlısı insanlar bu haz duygusunu tekrar tekrar yaşamak istiyor. Araştırmacıların hedefi de, beyinde oluşan maddeye bağlı bu tür anılardan kurtulmak.

Florida Üniversitesi’ndeki araştırmacılar anıların beyinde nasıl tutulduklarını araştırmışlar. 2013’te yapılan bu araştırmada, beyindeki aktin (anıların oluşumunda aktif rol alan bir protein) düzeyini gözlemlemişler. Normal anılarda, aktin düzeyi hemen sabitlenip anılar beyinde tutulurken; maddeye bağlı oluşan anılarda, aktin düzeyinin asla sabitlenmediği farkedilmiş. Araştırmacılar, bir ilaç geliştirerek beyinde sabitlenmeyen bu aktin proteinlerini durdurmayı başarmış ve dolayısıyla maddeye bağlı anıların oluşmasını engellemişler. Bu çalışma bir dönüm noktası sayılıyor çünkü maddeye bağlı anıların dinamik olduğu ve beyinde bağımlılık yaratmadan durdurulabileceği kanıtlanıyor. Fakat buradaki en büyük problem, ilaç tarafından görevini yapması engellenen aktin proteini. Kasların kasılması, kalbin çalışması ve hatta hücrelerin bölünmesi bu proteine bağlı. Vücutta aktin proteinin görevini yapmaması insanı ölüme bile götürebilir.

Florida Üniversitesi’nde 2015’te yapılan bir diğer çalışmada ise, beyinde sabitlenmeyen aktin proteinlerini kontrol eden bir molekül bulunuyor. Geliştirilen bir ilaç, bu molekülün görevini yapmasını engelliyor. Böylece, beyinde sabitlenmeyen aktin proteinleri dolaylı bir yoldan durdurularak, maddeye bağlı anıların beyinde oluşumu engelleniyor. Yani bir nevi, maddeye bağımlılık yaratıcı anılar beyinden siliniyor(!). Araştırmacılara göre, bu ilacın tek doz kullanımı yeterli olacak! Yapılan çalışma fareler üzerinde denenmiş olsa da, ilaç henüz geliştirilme aşamasında. Bu ilaç, öncelikle insanlar üzerinde denenecek ve iyi sonuç verdiği takdirde de piyasaya sunulacak.

İşin etik boyutu da enteresan tabii. Bir insanı anılarını silmeye ikna etmek kolay mı? Tabii herhangi bir anı değil, maddeye bağlı oluşan anılar bunlar (en azından şimdilik!). İşler ters giderse, üç beş anı daha silinip gidecek belki kimbilir. Diyelim ilaç işe yaradı.. Madalyonun bir yüzü, madde bağımlısı birçok insanın hayatı kurtulacak. Madalyonun diğer yüzü, bu ilacın varlığı insanları madde kullanmaya teşvik eder mi?

Beyindeki tüm anılara erişebildiğinizi düşünün.. Kurtulmak istediğiniz anıları seçin şimdi de.. Ve tek bir tuşla kurtulun hepsinden.. Ya da birkaç güzel anı mı eklesek? Neden olmasın?!

*: Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmine bir selam.

Eylül 2015 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Çocuklar için kodlama vakti!

Ağustos 2015 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Bir bilgisayar programı, bir veya daha fazla işlevi yerine getirmek için hazırlanır ve özünde bir komutlar zinciridir. Mesela bir hesap makinesi programı, sayılarla işlemler yapmak üzere tasarlanmıştır. Her bilgisayar programı, bir veya daha fazla programcı tarafından geliştirilir. Programcılar belli bir programlama dilinde kod yazarlar ve bu kodlar derleyiciler tarafından bilgisayarlarca anlaşılan bir dile çevrilir. Sonuç ise kullandığımız harika programlar! Hepimizin aşina olduğu meşhur bir söz vardır: “Biz , tüketici toplumuyuz.”. Bu cümle programlama konusu kapsamında da doğru maalesef. Hepimiz var olan bilgisayar programlarını kullanma konusunda hevesliyiz, özellikle de çocuklar bu konuda birer dahi. Çocukların bu müthiş enerjisini bilgisayar programları üretmek konusunda harcamaya ne dersiniz?

Programlama dillerini yabancı diller gibi düşünün. Bu dilleri küçükken öğrenmek daha kolay. Bu bilinçle büyüyen çocuklar, ilerde neler yapabilir bir düşünsenize! MIT üniversitesinde çalışan Mitchel Resnick diyor ki: “İnsanlar, yazı yazarken fikirlerini organize ediyor, değiştiriyor ve kafa yoruyorlar. Kodlamak da yazı yazmanın bir uzantısı. İnsanlar sadece kodlama öğrenmiyor, öğrenmek için kodluyorlar. Kod yazanlar, bir problemi çözmek için stratejiler geliştiriyor, projeler üretiyor ve düşüncelerini başkaları ile paylaşıyorlar.”. Bu özellikler herkesin sahip olması gereken özellikler değil de nedir? Bana sorarsanız, kodlamayı kişisel gelişimin bir parçası gibi düşünmek yanlış değil. Müzik dinlemek, kitap okumak, enstrüman çalmak, yapboz yapmak… Ve kodlamak! Neden olmasın?

Resnick ve ekibi, herkesi kodlama ile tanıştırmak için 10 sene önce Scratch isimli projelerini başlatıyorlar. Scratch, 8 ila 16 yaş grubu için tasarlanmış görsel bir programlama dili. Her yaştan insan tarafından da sevilerek kullanılıyor. Scratch kullanarak, etkileşimli hikayeler, oyunlar ve çizgi filmler yapmak mümkün. Kulağınıza çok ütopik gelmesin, türkçe dokümanlar, örnekler vb. her şey site üzerinde mevcut. Zaten Scratch ile tanışan çocuklar kolay kolay bırakamıyorlar. Hazır yaz tatili, çocuklarınızı Scratch ile tanıştırın. İnanın yaptıkları şeylere sizler de inanamayacaksınız.

Bazen bir yerden başlamak zor olabilir, keşke birileri gösterse de bir başlasak diyebilirsiniz. Sizi güzel bir girişim ile tanıştırmak istiyorum. CoderDojo, tamamen gönüllülerden oluşan ücretsiz bir atölye. Sadece Türkiye’de değil, 27 ülkede 220’den fazla CoderDojo organizasyonu mevcut. Bu organizasyonun amacı, 6-17 yaş arası çocuklara ve gençlere programlamayı eğlenceli bir şekilde öğretmek. Scratch dilini kullanarak katılımcılar basit programlar geliştiriyor. Etkinliklerin tarih ve zamanları, CoderDojo Türkiye Facebook sayfalarında duyuruluyor. Etkinliklere katılım için kayıt yapılması zorunlu.

İyi fikirlerin olması önemlidir ama onları gerçekleştirmek daha da önemlidir. Haydi herkes kodlamaya!

Çevrimiçi kimliklerin korunmasında “İki Adımlı Doğrulama”

Haziran 2015 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

yerkalirsa

Biz kullanıcılar olarak sanal dünyayı pek seviyoruz. Neredeyse gerçek kimliğimiz olduğu gibi sanal ortama taşınmış durumda. Facebook gibi sanal ortamlarda kişisel içeriklerimizi paylaşıyoruz ve hatta bu içeriklerin kimler tarafından erişilebildiği ile pek ilgilenmiyoruz. Google, Windows gibi teknoloji devlerinin sağladığı platformlarda e-posta hesaplarına sahibiz; banka işlemlerimizi, müşteri ilişkilerimizi ve daha bir çok işlemi bu e-posta hesaplarımız sayesinde yürütebiliyoruz. Morhipo, 1V1Y gibi birçok alışveriş sitesinde açtığımız yeni hesaplarımız sayesinde, oturduğumuz yerden alışveriş yapma ayrıcalığına sahibiz. Tüm bunlar teknolojinin bize sağladığı kolaylıklar ve bu kolaylıklardan vazgeçmemiz artık pek de kolay değil.

Şu anda bir durup düşünün bakalım, toplamda kaç tane çevrimiçi hesabınız var sayabildiniz mi? Kaçı için aynı şifreyi kullanıyorsunuz? Biliyorum çoğunuzun cevabı benzer. Hepsi için bir veya iki şifreniz var, hatta unutmamanız için de seçtiğiniz kolay şifreler. Mesela 123456? 12341234? Doğum tarihiniz, adınız, tuttuğunuz taWorstPasswords-2014kım, telefon numaranız vs.? Unutmayın ki sizin kolay hatırlamak için seçtiğiniz bu şifreler, kötü niyetli kişiler tarafından da ele geçirilebilir. Aman neyim var ki bu hesaplarda demeyin. En basitinden alışveriş sitesindeki hesabınızda kayıtlı bir ev adresiniz, cep telefonu numaranız, kimlik bilgileriniz ve e-posta bilgileriniz var. E-posta şifreniz de aynı ise, tüm e-postalarınıza erişilebilir. Başka hesaplarınıza ait şifreler sıfırlanarak, onlara da erişim sağlanabilir. İşte karşımızda “zincirleme şifre çalınması”…

Peki çevrimiçi hesaplarınıza ait şifreler nasıl çalınır? Çeşitli sitelere kayıt olurken hep aynı şifreyi kullanıyorsanız, tehlikedesiniz. Güvenli olmayan bir site vasıtasıyla, şifreniz ele geçirilebilir. E-postalar içerisinde gelen bağlantılara tıkladığınız takdirde, karşınıza güvenli olmayan bir site çıkabilir. Örneğin, X Bankası’na ait olduğunu sandığınız bir sayfada, tüm banka bilgilerinizi kendi elinizle veriyor olabilirsiniz. Internet’ten indirdiğiniz herhangi bir yazılım vasıtasıyla da bilgileriniz kötü niyetli kişilerin eline geçebilir. Böylesi bir durumda, hesaplarınızın kontrolü bu kişilerin eline geçer. Hatta bu durum, sadece sizin değil, size bağlı kişilerin de güvenliğini tehlikeye atar. Örneğin, bu kişiler sizin gibi davranarak bir arkadaşınıza e-posta atabilir, arkadaşınızın bir bağlantıya tıklamasını sağlayabilir ve bilgilerini çalabilir.

google-apps-2-step-verification-2

Çevrimiçi hesapların güvenli tutulabilmesi için maalesef ki şifre ile giriş yöntemleri yetersiz kalıyor. Bunu daha güvenli hale getirmenin yolu ise “İki Adımlı Doğrulama” yöntemi. Bu yönteme göre, ilk adımda her zaman yaptığınız gibi şifrenizi giriyorsunuz. İkinci bir adım olarak ise, size özel olarak üretilen tek kullanımlık bir kod gerekiyor. Bu kodu sadece sizin biliyor olmanız ise en önemli kısım. Bu kodu üreten ise yanınızda taşıdığınız fiziksel bir cihaz, cep telefonunuza yüklediğiniz bir uygulama veya cep telefonunuza gelen bir SMS. İnternet bankacılığına giriş yaparken tam da bu yöntemi kullanıyoruz. Aynı yöntemi, çevrimiçi hesaplara giriş yaparken de kullanmak mümkün. Örneğin, Gmail, Facebook, Dropbox, Windows Live gibi çokça kullandığımız tüm bu sistemler, iki adımlı doğrulama yöntemini destekliyor. Bu yöntem bizi nasıl korur derseniz… Diyelim ki Ali e-posta şifrenizi çalmayı başardı ve hesabınıza girmeye çalışıyor. Ali şifrenizi bildiği için ilk adımı rahatlıkla geçecek. İkinci adımda gerekli kodu Ali bilmediği için (cep telefonunuzu Ali’nin çalmadığını varsayarsak!), Ali’nin hesabınıza girme girişimi engellenmiş olacak. Oysaki iki adımlı doğrulama yöntemini kullanmıyor olsaydınız, Ali hesabınıza girerek dilediği her şeyi yapabilirdi. Güvenliğiniz sizin için biraz önemliyse, kullandığınız çevrimiçi hesaplarda bu yöntemi etkinleştirin. Basit bir arama sonrasında, bu yöntemi nasıl etkinleştireceğinizi bulabilirsiniz. Örneğin, Gmail için bu işi yapmak istiyorsanız, Google arama motorunda “Gmail iki adımlı doğrulama” yazarak, karşınıza çıkan ilk sayfaya girip adımları takip edebilirsiniz.

“Ne güzel şifremizi girip, hesabımıza erişiyorduk. Şimdi bir de kod ile mi uğraşacağız?” dediğinizi duyar gibiyim. Kendi bilgisayarlarınızda veya akıllı cihazlarınızda giriş yaptıktan sonra, bu cihazların sizi hatırlamasını sağlayabilirsiniz. Yani kendi cihazlarınızı kullanırken eskisi gibi şifre girerek hesaplarınıza girebileceksiniz. Fakat başka bir bilgisayardan oturum açmaya kalktığınız takdirde, iki adımlı doğrulama sizi karşılıyor olacak. Her zaman cep telefonunuz yanınızda olmayabilir. Bu gibi durumlarda, size özel üretilen kodların bir çıktısını alıp, cüzdanına koyabilirsiniz. Diyelim tatile gittiniz, telefon da yanınızda değil ve koda ihtiyacınız var. Cüzdanınız sizi kurtaracak!

Her ne kadar karışık gözükse de, o kadar da zor değil. Güvenliğiniz her şeye değer. Bir yarım saatinizi ayırıp çevrimiçi hesaplarınızın güvenliğini gözden geçirmenizi tavsiye ederim.

Yazıcıdan üç boyutlu nesne aldım IN, kağıt çıktı aldım OUT!

Mayıs 2015 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

lulzbot-tazwithscreenlr-wt6l6rkn2i

Günümüzde, bilgisayar olan her mekanda bir yazıcı görmeye alışkınız. Bilgisayar ortamında yer alan bir dokümanın kağıt çıktısını yazıcı kullanarak alabiliyoruz. Bunun için, yazıcıya kağıtları koyuyor, renk renk kartuşları yüklüyor ve çıktımızı heyecanla bekliyoruz. Şimdi sizi bu iki boyutlu dünyadan çıkarıp, üç boyutlu dünyaya sokmak istiyorum. Artık kağıt çıktılardan değil, üç boyutlu nesnelerin oluşumundan bahsediyor olacağız. Üç boyutlu yazıcı fikri ise 1980’lerden beri var olan bir fikir.

Bilgisayar üzerinde üç boyutlu bir çiziminiz olduğunu düşünün ve bu çizimin üç boyutlu, el ile tutulur bir nesneye dönüştüğünü hayal edin. Dijital olarak var olan bir çizimin, fiziksel dünyada var olmasını sağlamak… İşte 3B yazıcıların tam olarak yaptığı bu. Peki 3B yazıcılar ile neler yapılabilir derseniz, çeşitli kullanım alanları var. Örneğin takı, oyuncak, ürün, maket vb. tasarımı yapılıyor. Tercih edilme sebebi ise 3B bir çizimin hızlıca ve ucuz maliyetle el ile tutulur bir cisim olarak üretilebilmesi. Burada ucuz maliyet derken kişisel kullanımdan ziyade, kurumsal bir kullanımdan söz ediyorum.

Üç Boyutlu Yüzük Modeli
Üç Boyutlu Yüzük Modeli

3B bir çizime sahip olabilmenin iki yolu var. Birincisi, 3B modelleme programı (ör. CAD) kullanarak kendi modelinizi oluşturabilirsiniz. İnternette var olan hazır bir çizimi kullanmanız da mümkün. İkincisi, 3B tarayıcı kullanarak hazır bir nesneyi tarayarak bilgisayar ortamına 3B çizim olarak aktarabilirsiniz. Örneğin, hoşunuza giden bir yüzük gördünüz, 3B tarayıcı kullanarak fiziksel dünyadaki bu nesneyi, bilgisayarınıza yani dijital dünyaya aktardınız. Artık bu beğendiğiniz yüzüklerden, 3B yazıcınızı kullanarak siz de oluşturabilirsiniz.

Nesnenin yazıcı tarafından katman katman oluşturulması
Nesnenin yazıcı tarafından katman katman oluşturulması

3B yazıcı, önce modelinizi alıyor, bunu ince katmanlar şeklinde dilimlere ayırıyor. 3B yazıcının çalışması için ise plastik bir hammadde gerekiyor, yazıcı bu plastiği eriterek katmanları belirli bir kalınlıkta üst üste koyarak nesnenizi oluşturuyor. Plastik hammadde yerine, metal gibi başka tür hammaddeler ile çalışan yazıcı modelleri de mevcut.

 

 

Şu anda Türkiye’de satılan 3B yazıcı modelleri ne kadar derseniz, fiyatlar pek de ev kullanıcılarına göre değil. 500 Euro olan modellerden başlayıp, 9500 Euro olan modellere uzanan geniş bir fiyat aralığı var. Durum bu olunca, hadi bir tane alayım da eğlenceli bir şeyler yapayım demek zor. Zaten cihazı almakla iş bitmiyor ki. Bunun modellemesi var, modeli hazırlamak için gerekli malzemelerin alınması var, var da var… Maliyet artmaya devam ediyor haklısınız. Ama üzülmeyin, şimdi de iyi bir haberim var. İstanbul’da, 3Dörtgen isimli bir konsept mağaza var. Burada 3B yazıcı teknolojisini yakından tanıma imkanı sunuluyor. Dilerseniz 3B baskı hizmeti (basım uzun sürebilir!) alabilir veya kütüphanedeki kitapları karıştırıp kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Bunun dışında, 3B baskı hizmeti veren internet siteleri de var. Modelinizi gönderiyorsunuz, üç boyutlu nesneleri basıp adresinize teslim ediyorlar.

İşitme Cihazı - En başarılı 3B yazıcı ürünü
İşitme Cihazı – En başarılı 3B yazıcı ürünü

Beni en çok heyecanlandıran kısım ise 3B yazıcıların medikal alanda kullanılması. Örneğin, işitme cihazlarının çoğu kişinin kulak yapısına göre modellenip, 3B yazıcılar tarafından basılıyor. Bir diğer örnek ise Amerika’dan. Henüz altı haftalıkken nefes alamayan bir bebek için, bir trake borusu üretilmiş. Bebeğe yerleştirilen bu boru sayesinde, bronşların normal işlevini kazanması sağlanmış. Son birkaç yıldır ise, biliminsanları 3B yazıcıları canlı doku ve organ üretiminde kullanmaya başladılar. Yazıcının çalışması için gerekli olan hammade olarak ise canlı hücreleri kullanıyorlar! Bizim ülkemizde de biyo-yazıcılar konusunda çalışmalar yapılıyor. Sabancı Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Üretim Sistemleri Programı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bahattin Koç ve ekibi, Dünya’da ve Türkiye’de ilk kez 2014 senesinde, Aort damarı doku örneğini üç boyutlu basarak oluşturdu. Uzun yıllar sürecek bu çalışmanın sonucunda ise, hastanın kendi hücre ve kök hücrelerinin kullanılarak tam fonksiyonlu bir Aort damarı üretilmesi hedefleniyor. Oluşturulan yapay damar, hastanın kendi hücrelerini içerdiği için, vücudun reddetmesi gibi bir durum da söz konusu olmayacak. Sydney ve Harvard Üniversiteleri’nde çalışmalarını sürdüren biliminsanları, biyo-yazıcılar vasıtasıyla kendi kendine büyüyebilen ve hayatta kalabilen canlı doku örneklerini üretmeyi başarmışlar. Harvard Üniversitesi’nden Bertassoni, organ nakli için bekleyen binlerce insanın her yıl öldüğünü, daha çok insanın da çeşitli nedenlerden dolayı doku ve organlarını kaybettiğini dile getirmiş. Tam fonksiyonlu doku ve organlar üretilebildiği takdirde, bu tür hastalar için de bir umut olacağa benziyor.

3B yazıcıları bir sanayi devrimi olarak görenler var. Özellikle biyo-yazıcılar ile üretilecek doku ve organlar merak konusu. Maliyeti yüksek olacak biyo-ürünlerin hedef kitlesi zenginler mi olacak? İnsan hücrelerinin bu deneylerin bir parçası olması ne kadar etik? Canlı doku ve organları üretmeyi başaran insan tanrılaşmaya mı başlayacak? Belki de insan klonlayan makineler, 3B yazıcıların gelişmişi olacak! Tüm bu soruların yanıtlarını gelecekte öğreneceğiz…

 

Alan Turing

Nisan 2015 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

“Bilgisayar biliminin babası, matematikçi, mantıkçı, savaş zamanı şifre çözücü ve önyargılar kurbanı”

imitationgame
Taklit Oyunu film afişi

Alan Turing; bilgisayar biliminin öncüsü, yapay zekanın kurucusu, felsefeci, matematik dehası, kriptolojist (şifre çözen) ve hatta bir savaş kahramanı. Turing ismi, birçok insanın hayatına “The Imitation Game” (“Taklit Oyunu”) filmi ile hızlı bir giriş yaptı. Filmin ismi tanıdık gelebilir çünkü bu yılki “En İyi Uyarlama Senaryo” dalında Oscar ödülü, filmin senaristi Graham Moore’a verildi. Filmin senaryosu, 1983’te Andrew Hodges tarafından yazılan “Alan Turing: The Enigma” kitabından uyarlanmış. Filmografik olarak başarılı bir film olsa da, Turing’in gerçekleri de biraz senaryo kurbanı olmuş. Turing’i tanımak konusunda bu film bir giriş sayılabilir, fakat Turing, gerçekleri ile bilinmeyi kesinlikle hak ediyor. “Taklit Oyunu” filminin güzel bir kritiği Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği hocası Prof. Dr. Cem Say’dan [1]. Turing’in gerçeklerini keşfetmek için hocamın yazısını okumanızı tavsiye ederim.

Not: Filmi izlemeyi düşünenler yazının gerisini filmi izledikten sonra okusun 🙂 Diğerleriyle Alan Turing’in hayatına devam edelim…

alanturing
Alan Turing (1912-1954)

Turing, 1912’de Londra’da doğuyor. Babası, İngiliz Hükümeti adına, Hindistan Devlet Memurluğu işine devam ediyor. Annesi, Turing ve kardeşinin İngiltere’de eğitim alıp hayatlarını sürdürmelerini istiyor. Eğitim hayatı boyunca, Turing özellikle bilim konusunda başarısını gösteriyor. Henüz küçükken, aklına takılan şeyleri kendi istediği gibi yapıyor. Turing’in matematiğe ilgisi ise ileriki yaşlarda artıyor. 15 yaşlarında iken ileri matematik gerektiren problemleri çözmeye başlıyor, örneğin Einstein’ın görelilik kuramını kavrıyor. Lisansını matematik konusunda tamamlayıp, mantık konusunda da doktora yapıyor.

Four-rotor German Enigma cypher machine, 1939-1945.
İkinci Dünya Savaşı esnasında kullanılan Alman yapımı bir Enigma makinesi

İkinci Dünya Savaşı başlıyor, ve Almanlar kullandıkları şifreli mesajlaşma sistemleri sayesinde savaş esnasındaki haberleşmelerini sağlıyorlar. Enigma isimli bu şifreli mesaj üretici makinelerine çok güvenen Almanlar, bu sistemden üretilen mesajların çözülmesini imkansız görüyorlar. Bu mesajların anlaşılması için, milyarlarca ihtimal denenmesi gerekiyor; ve bunun insanlar tarafından çözülmesi gerçekten imkansız. İngilizler, telsizler vasıtasıyla Almanların haberleşmelerini kayıt altına alabilseler de, bu haberleşmeler şifreli olduğu için hiçbir şey anlayamıyorlar. Diğer taraftan, Enigma’yı çözmek demek, Almanların bir sonraki hareketini bilmek anlamına geliyor, dolayısıyla savaşı İngiltere lehine çevirmenin yolu da Enigma’dan geçiyor. İngiliz Hükümeti, zamanın en iyi felsefeci, matematikçi ve mantıkçılarını bir araya getiriyor ve Enigma’yı çözmelerini istiyor. Bletchley Park’ta bir araya gelen bu dehalar, Enigma’nın ürettiği şifreli mesajları kırmaya çalışıyorlar. Bu konuda, Turing’in katkısı ise büyük çünkü Enigma’ya karşı koymak için, insan gücünün yetersiz ve yavaş kaldığı bunun içinse bir makine tasarlanması gerektiğini öneriyor. Bu makinenin tasarımı için gerekli olan kaynaklar yetersiz olduğu için, Churchill’e bir mektup yazılıyor; Churchill ise bu çalışmaları destekliyor ve “ne istiyorlarsa verilsin” emrini veriyor. Sonuç olarak, Enigma şifresini kıran makine tasarlanıyor ve savaşın daha kısa sürede sonlanması sağlanıyor. Böylece birçok hayat da kurtulmuş oluyor. Savaşın bitmesi ardından, Turing savaş kahramanı ünvanı alıyor.

Turing, 1949 itibariyle, Manchester Üniversitesi’nde bilgisayar laboratuvarının başına getiriliyor. Burada yaptığı çalışmalarda, Turing makinesi modelini gerçekleştiriyor, modelin bulunması ise savaştan önceye dayanıyor*. Turing makineleri matematiksel modeller, ve komutlar bir sıra ile verildiği takdirde yeni makineler tasarlamak mümkün. Bir diğer deyişle, Turing makineleri ile modern bilgisayarların kavramsal temeli atılıyor. Örneğin, bir bilgisayar kullanarak, hem oyun oynayabilir hem de film izleyebilirsiniz. Her yapılan iş için yeni bir makine almazsınız. Bilgisayarın donanımı sabit, fakat üzerine kurulan programlar sayesinde başka işler yapabilirsiniz. İşin özünde ise Turing makineleri var.

Turing, 1950 yılında yazdığı “Bilgisayar Mekanizması ve Zeka” adlı makalesinde, insanlar gibi düşünebilen makineler fikrini ortaya atıyor, ve yapay zekanın tohumları ekilmiş oluyor. “Makineler düşünebilir mi?”, işte makalenin giriş cümlesi bu şekilde. Bu soruya cevap vermek için ise, Turing testi deneyini öneriyor. Bu deneyde soruları soran gerçek bir insan, ve soruları cevaplayan iki taraf var. Taraflardan bir tanesi gerçek bir insan, diğeri ise bir makine. Soru soran kişi, istediği soruyu sormakta özgür. Sohbet yazışmalar aracılığıyla yapılıyor, yani herhangi bir sesli veya görüntülü konuşma ortamı yok. Eğer makine olan taraf, kendisinin bir insan olduğu konusunda soru soran insanı kandırabilirse, bu makinenin insan gibi düşündüğü kabul ediliyor. Turing testi günümüzde yapılmaya devam ediliyor ve belirli bir jüri, taraflardan hangisi insan hangisi makine bulmaya çalışıyor. 65 senedir uygulanan Turing testini geçmeyi başaran bir yazılım yokken; Haziran 2014’te bir Rus ve bir Ukraynalı yazılımcının geliştirdiği Eugene Goostman adlı yazılım, jüriyi kendisinin insan olduğuna ikna ediyor. Eugene Goostman, 13 yaşındaki bir çocuğu taklit ederek, Turing testini geçmeyi başaran ilk yazılım oluyor.

1950’li yıllarda, İngiltere’de eşcinsellik yasadışı ve bir hastalık olarak görülüyor. Turing eşcinsel kimliği yüzünden zor durumda kalıyor. Evinde yaşadığı bir hırsızlık sonrasında, polislerin soruşturması neticesinde eşcinsel olması ortaya çıkıyor. Ceza olarak ise ya hapse girmesi ya da bir sene boyunca hormon tedavisi görmesi gerekiyor. Hapse girmemek için hormon tedavisini kabul eden Turing, devlet işlerindeki kriptografik çalışmalarından da men ediliyor. 1954 yılında, evinde ölü bulunuyor. Nasıl öldüğü çok net bilinmese de, siyanüre batırılmış elma yediği için öldüğü söyleniyor. Annesine göre sebep bir kaza, başka kaynaklara göre ise Turing bir suikast kurbanı. Turing’i anma adına, Manchester Sackville Park’ta bir heykeli yaptırılıyor. Bu heykelin önünde duran plakada yazan metin ise çarpıcı: “Bilgisayar biliminin babası, matematikçi, mantıkçı, savaş zamanı şifre çözücü ve önyargılar kurbanı”.

turingbank
Manchester Sackville Park’ta yer alan Alan Turing heykeli

İngiltere Kraliçesi II. Elisabeth, Turing’in ölümünden 59 sene sonra Turing’den özür diliyor. Turing, eşcinsel olması sonucu hormon işkencesi gören insanlardan sadece bir tanesi. Ya aynı muameleye maruz kalan diğerleri? Onlar da bir özrü hak etmiyorlar mı?

*: Düzeltme için Prof. Dr. Cem Say’a teşekkürler. İşi bileninden daha iyi kim bilebilir 🙂

[1] http://www.cmpe.boun.edu.tr/~say/cbt6mart.htm

Akıllı cihazın mı var derdin var?

Mart 2015 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

bb-eye-logo

Cihazın akıllısı nasıl olur ki demeyin. Akıllı bir cihaz, bir bilgisayar gibi diyebiliriz. İçerisinde oyunlar oynayabilir, uygulamalar yükleyebilir, internete girebilir, videolar izleyebilir, verilerinizi depolayabilir veya sosyal ağlarda dolaşabilirsiniz. Bu cihazlar o kadar akıllı ki, konuştuklarınızı anlayıp size yardımcı da olabilir. Örneğin, bir kafede oturuyorsunuz ve şahane bir parça çalıyor, hem de adını bilmediğiniz. Iphone’u çıkarıyorsunuz, Siri’ye çalan şarkıyı soruyorsunuz ve saniyeler içerisinde cevap ekranda. Ses komutları ile, akıllı televizyonları da kontrol etmek mümkün. Kumandayı nereye koymuştum derdine de son.. Kulağa muhteşem geliyor değil mi? Tabii önce ses komut özelliğini etkinleştirmiş olmanız gerekiyor. Haydi biraz canınızı sıkalım. Peki televizyonunuz, sizi dinliyor olabilir mi? “Açıl”, “Kapan” gibi ses komutlarını anlayabilmesi için, tüm konuştuklarınızı da kaydediyor olması gerekiyor değil mi? Aman tanrım yoksa 1984’teki Orwell dünyasına mı yaklaşıyoruz?

Şubat başında The Daily Beast haber sitesinde, Shane Harris tarafından paylaşılan bir yazı gündeme oturmuş durumda. Harris, Samsung SmartTV ile gelen gizlilik sözleşmesini okumuş ve bir kısmını okuyucuları ile paylaşmış. Sözleşmede yer alan metin şöyle diyor: “Kişisel ve hassas konular hakkında konuşurken dikkatli olun. Bu tür bilgiler kaydedilebilir ve üçüncü kişiler ile paylaşılabilir.” Şimdi şunun altını çizelim, Samsung bunu daha iyi hizmet verebilmek için yapıyor; akıllı bir cihaz ses komutlarını ne kadar doğru şekilde anlarsa, kullanıcıyı memnun etmesi kolaylaşır. Samsung yaptığı açıklamada, kullanıcıların ses verilerini şifreli ve güvenli bir şekilde sakladıklarını ve izinsiz kullanımın da mümkün olmadığını söylüyor. Bu açıklama ne kadar kullanıcıları rahatlatır bilinmez. Samsung, toplanan verileri istediği üçüncü kişilerle paylaşma hakkına sahip, paylaşsa ruhumuz bile duymaz. Sesli komut özelliği etkin bir akıllı televizyonunuz varsa, televizyonunuz yanında siz de akıllı davranın ve özel şeyler konuşmayın.

Akıllı olan her cihaza dikkat etmekte fayda var. Örneğin, Microsoft’un Xbox oyun konsolunu da ses komutları ile kontrol etmek mümkün. Microsoft da aynı şekilde, verileri depoluyor ve verilerin gizli ve güvenli tutulduğunu söylüyor. Tabii bu noktada 2014 Noel zamanı, Xbox Live platformuna yapılan sanal saldırıyı unutmamak lazım. Artık verilerimiz ne kadar güvende anlarsınız…

Unutmayın ki akıllı cihazlarda kamera da mevcut. Yani bu cihazlar sizi duyabilir ve hatta görebilir. CNET yazarlarından Bridget Carey diyor ki, bu cihazlara akıllı cihazlar yerine “casus cihazlar” demek daha doğru. Haksız da sayılmaz… Büyük Birader sizi gözetliyor!

Özgürleştirdiklerimizden misiniz?

Şubat 2015 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Çoğu insan iş kazalarından dolayı ne yazık ki çeşitli uzuvlarını kaybediyor. Ya da geçirdikleri bir felç sonrası, vücudun çeşitli bölümlerinde hareket kabiliyetini yitiriyorlar. Bu tür durumlarda olan insanlar için hayat daha da zorlaşıyor. Çünkü günlük rutinlerini yerine getirmek artık eskisi kadar kolay olamıyor. Belki de artık özgürce hareket edemiyor, ve diğer insanlara kısmi veya tam bağımlı hale geliyorlar. Kimisi takılan protez kollar veya bacaklar vasıtasıyla hayatlarına devam ediyor. Protez kol veya bacakların insanların hayatını ne kadar kolaylaştırdığı da tartışılır tabii. Acaba gelecek nesil protez kollar nasıl olur, hiç düşündünüz mü? Mesela protez bir kol ile nesneler kavranabilir mi? Veya protez bir kol ile dokunulan bir nesne hissedilebilir mi? Felçli insanların hareket kabiliyetini arttırıcı bir şeyler yapmak mümkün mü? İmkansızı imkanlaştırmak zor, ama neden olmasın?

Biliminsanları, insanların hayatlarını kolaylaştırabilmek ve onlara hareket özgürlüğünü geri verebilmek için çalışmalarını yoğunlaştırmış durumda. Özellikle tıp ve robotik alanında son yıllarda gözlemlenen gelişmeler heyecan verici. Robotik, birçok mühendislik (makine, bilgisayar, elektronik, yazılım, kontrol mühendisliği vb.) alanının buluştuğu bir ortak çalışma alanı. Tıp alanındaki araştırmacılar ile kafa kafaya veren robotikçiler harika işler başarma yolunda ilerliyor. İşte size 2014 senesine damga vuran yeni çalışmalardan birkaç örnek.

Igor Spetic protez kolunu kullanarak dokunduğu nesneyi hissediyor.
Igor Spetic protez kolunu kullanarak dokunduğu nesneyi hissediyor.

Cleveland Veterans Affairs Tıp Merkezi ve Case Western Reserve Üniversitesi’ndeki biliminsanları çarpıcı bir çalışmaya imza attı. Bu çalışmada, hissedebilen protez kollar geliştirildi. Çalışma kapsamında, protez kolları kullanmayı kabul eden iki kişiye (Igor Spetic ve Keith Vonderhuevel) ameliyat yolu ile bu kollar takıldı. Protez kollar üzerine yerleştirilen elektrotlar var. Böylece, kolun üst kısmında bulunan sinirler uyarılıyor, beyine dokunma sinyalleri ulaşıyor ve kişiler dokundukları nesneleri hissedebiliyor. Protez kolları takan iki kişi, test olarak kirazları saplarından ayırmaya çalışıyor. Öncelikle bu kişilerin gözleri kapatılıyor, ve kirazları saplarından ayırmaları bekleniyor. Hissetmeyen protez kollarla bu işi yapmaya kalktıkları zaman, kirazları ne kadar sıkıp sıkmadıklarını anlamadıkları için kirazlar eziliyor. Hissedebilen protez kollarla bu işi yaptıklarında ise, kirazların yumuşaklığını kavrayıp, nerede durmaları gerektiğini bildikleri için başarılı oluyorlar.

Leslie Baugh robotik protez kolu ile topu hareket ettiriyor.
Leslie Baugh robotik protez kolu ile topu hareket ettiriyor.

John Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı’nda ise, biliminsanları düşünce gücüyle kontrol edilebilen robotik protez kollar geliştirdi. Bu çalışma bilim tarihinde bir ilk (!) çünkü iki robotik protez kol düşünce gücüyle aynı anda kontrol edilebiliyor. Robotik protez kolları ilk olarak denemeyi kabul eden kişi ise Leslie Baugh. Baugh iki kolunu da 40 yıl önce geçirdiği bir elektrik kazasında kaybetmiş. Son 10 yılını ise, bu projenin bir parçası olarak geçirmiş. Robotik protez kolların takılması ardından, kollara alışması için kısa bir eğitimden geçmiş, ve sonuç olarak da düşünce gücü ile kolları hareket ettirmeyi başarmış. Örneğin, boş bir bardağı bir raftan alıp, bir üst rafa koyabilmiş. Veya bir topu kavrayıp hareket ettirebilmiş. Henüz geliştirilme aşamasında olan bu kollar, istenilen bir düzeye geldiği zaman, Baugh’un günlük yaşamında kullanılır hale gelecek.

Bu tür teknolojiler felç geçirmiş olan insanlar için de bir hayli önemli. Mevcut olan sinirler bir robot kola bağlanmak için kullanılamıyor çünkü felç yüzünden bu sinirler kullanılamaz durumda. Bunun yerine ise, beyine yerleştirilen parçalar sayesinde, hareket edemeyen bölgelerin tekrar hareket kazanması hedefleniyor. Pittsburgh Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada, felçli bir kadının robotik bir kolu düşünce gücüyle kullanmasını sağlayan bir sistem geliştirildi. Bu çalışmanın kahramanı ise Jan Scheuermann. Scheuermann 55 yaşında bir kadın ve sinir dokusunda bozulma sonrasında boyundan aşağısı felçli bir bedene sahip. Pittsburgh Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, Scheuermann’ın beynine iki tane mikroçip yerleştiriyor. Bu mikroçiplerin amacı, yerleştirildiği bölgedeki beyin aktivitesini algılamak ve kaydetmek. Scheuermann’ın tek yapması gereken, takılan robotik kolu ve eli hareket ettirmeyi düşünmek. Araştırmacılar beyin aktivitesini izledikten sonra geliştirdikleri sistem sayesinde, Scheuermann’ın düşünce gücüyle robotik kolu ve eli hareket ettirmesini başarıyorlar. Hatta çalışma esnasında, Scheuermann robotik kolu kullanarak yalnız başına çikolata yemeyi başarıyor. Bu muhteşem bir başarı çünkü boyundan aşağısı felçli olan bir insan için yalnız başına bir şeyi başarabiliyor olmak müthiş bir duygu olmalı.

Scheuermann düşünce gücüyle robotik kolu kullanarak çikolata yiyor.
Scheuermann düşünce gücüyle robotik kolu kullanarak çikolata yiyor.

İnsan denekli araştırma projelerinin başarısı, araştırmacılar kadar araştırmaya yardımcı olmayı kabul eden insanların da başarısı. Birçok ülkede, bu yol vasıtasıyla para kazanmayı hedefleyen insanlar var. Araştırma projeleri, bilim için gönüllü olacak kişiler arıyor ve karşılığında onlara para veriyor. Bazen verilen paralar o kadar ciddi boyutta ki, kişilerin vergi vermesi bile bekleniyor. Örneğin, Amerika’da gönüllü olan kişilerin aldıkları para 600$ üzerinde ise, bu kişiler vergi vermek durumunda. Araştırmalar kapsamında kimi zaman ilaçlar veriliyor, kişiler uyutuluyor, beyinlerine parça yerleştiriliyor vb. Çoğu zaman işler planlandığı gibi gitse de, ters gitse neler olabilir? Belki kişi hastaneden dışarı çıkamaz duruma gelebilir veya kronik hastalıklarla boğuşabilir. Hatta en kötüsü, beklenmeyen yan etkiler oluşur ve kişinin ölümü ile de sonuçlanabilir. Bunların hepsi araştırmaya gönüllü olmak isteyen kişilerin sorumluluğu maalesef. Para için mi, bilim için mi riske değer? Yoksa her ikisi için mi?

Ne mutlu ki başarılı araştırmacılar kadar cesur insan denekler de var. Tıp ve robotik alanında yapılan başarılı araştırmaların gizli kahramanları onlar. Bu alanda çalışan robotikçiler; bizi fiziksel engellerimizden kurtarıp, tekrar özgür birer bireye dönüştürmek için çabalıyor. Ve bu heyecana hepimiz ortağız!

Biri çevrimiçi mahremiyet mi dedi?

Ocak 2015 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Bu yazımı çok sevdiğim doktora tez danışmanım Doç. Dr. Pınar Yolum’a ithaf ediyorum.

privacy2

Günümüzde mahremiyeti korumak düşündüğümüzden daha da zor bir hal aldı. Sanal dünyada gün geçtikçe çevrimiçi kimliklerimiz artıyor. Karşımıza çıkan birçok web sitesine üye olmaktan çekinmiyoruz. Bunların başında Facebook gibi çevrimiçi sosyal ağlar geliyor. Bu tür ağların ortak kısmı, bir kullanıcı kendisine bir profil yaratıyor, bu profil üzerinden paylaşımda bulunuyor ve yaptığı paylaşımlar belirli (çoğu zaman belirsiz!) bir kitlenin huzuruna sunuluyor. Paylaşımlar metin içerikli ve/veya medya (fotoğraf, video vb.) içerikli olabiliyor. Hatta bu paylaşımlarda arkadaşlarımızı da hiç çekinmeden etiketleyebiliyoruz. Yani hangi kişilerin paylaşımın içerisinde olduğunu söylüyoruz. Görünürde her şey kullanıcının kontrolünde, oysaki gel gelelim işin iç yüzüne… Öncelikle bir kaç maddede gerçekleri özetleyeyim:

  1. Yapılan her paylaşımın kontrolü sizden çıkar. Neden mi böyle söylüyorum? Diyelim yaptığınız paylaşımı bir arkadaşınız beğendi (“like” etti), bu beğenme eylemi ardından arkadaşınızın arkadaşları da yaptığınız paylaşım hakkında fikir sahibi olur. Veya yaptığınız paylaşımı sadece arkadaşlarınız görsün istediniz, ve bu paylaşımda sizle beraber olan arkadaşlarınızı da etiketlediniz. Artık bu paylaşımınız sizin arkadaşlarınız ve etiketlenen arkadaşlarınız tarafından erişilir bir hale gelir. Bir paylaşımın erişilir olması kötü bir şey mi ki derseniz, bu sorunun cevabı hem evet hem hayır. Evet çünkü özel hayatınıza ait bir parçanın çok kişi tarafından erişilir olması sizin mahremiyetinizi ihlal eder. Hayır çünkü herkes tarafından görüntülenmesini istediğiniz bir paylaşımda bulunmuş olabilirsiniz (örneğin bir hasta için kan verecek kişileri arıyorsunuz), bu durumda paylaşımınızın çok kişi tarafından erişilebilir olmasını istersiniz. Unutmayın ki paylaşımınıza erişen herkes, içeriği başkalarıyla paylaşabilir, kaydedebilir ve hatta başka web sitelerine de koyabilir. Bunu engellemenin yolu maalesef ki yok.

pri3

  1. Çevrimiçi mahremiyeti korumak tekil değil çoğul bir eylemin ürünüdür. Diyelim bir paylaşımda bulundunuz, mahremiyetiniz sizin için çok önemli ve bu özel içeriği birkaç kişi ile paylaştınız. Bu kişilerden bir tanesi de, mahremiyetin m’sini dahi düşünmeyen biri olsun, ve yaptığınız paylaşımı herkes (sosyal ağdaki tüm insanlar) ile paylaşsın. Siz birkaç kişi görsün istemiştiniz, oysaki şimdi herkes görmeye başladı. Artık bir mahremiyet mağdurusunuz hem de arkadaşınız yüzünden. Yani çevrimiçi mahremiyeti korumak, trafiğe çıkmak gibidir. Siz çok iyi bir sürücü olabilir, ve tüm kurallara uygun hareket ediyor olabilirsiniz. Ama karşınızdaki sürücü kötüyse, siz de bir trafik kazasının parçası haline gelebilirsiniz.
  1. Kullandığınız uygulamaların geliştiricileri kişisel verilerinizi saklar, kullanır ve dilerse satar. Günümüzde Facebook kullanan kullanıcı sayısı bir hayli fazla. Facebook bir sosyal ağ olmanın ötesinde, farklı uygulamaları da çalıştırabileceğiniz bir platform. Facebook üzerinden oynanan oyunlar, bu uygulamaların başında geliyor. Facebook üzerinde bir uygulama kullanmadan önce, uygulama bazı verilerinize ulaşma izni ister. Örneğin, resimleriniz, arkadaşlarınız, profil bilgileriniz uygulama tarafından istenebilir. Bu ekranlar genelde kullanıcıların umursamadığı ve “ileri” butonuna basarak geçtiği ekranlar olur. Halbuki bu yetkileri uygulamalara vermek bir o kadar tehlikeli. Çünkü verileriniz bu uygulamalar tarafından kaydedilebilir, izniniz olmadan kullanılabilir ve uygulama geliştiricileri tarafından başka şirketlere satılabilir. Unutmayın ki reklam yapan şirketler bu bilgileriniz peşindedir. Her uygulamayı kullanmayın, kullanmadığınız uygulamaları da silin.
  1. Paylaşımlarınız düşündüğünüzden daha çok bilgi içerir. Tüm paylaşımlarınız bir veritabanında saklanıyor. Yani siz bir gün hesabınızı kapatmaya kalksanız dahi tüm paylaşımlarınız saklanmaya devam ediyor olacak. Bazen bir paylaşımınız ummadığınız bilgiler içeriyor olabilir. Günümüzde akıllı telefonlar çok moda. Hatta bu akıllı telefonlar GPS verilerini kullanarak, Dünya üzerinde bulunduğumuz noktayı tam olarak bilebiliyorlar. Ne var bunda demeyin, neler olabilir neler… Şimdi bir fotoğraf çektiniz, telefonunuz da akıllı, konum bilgisini (geotag) otomatik olarak fotoğrafınıza ekledi. Sonra siz gidip fotoğrafınızı çevrimiçi bir siteye yüklediniz. Artık bu fotoğrafı gören başkaları, dolaylı yoldan nerede olduğunuzu da öğrenmiş oldu. Evet siz söylemediniz ama akıllı telefonunuz söyledi, hem de haberiniz bile olmadan. 2010 yılında Berkeley Uluslararası Bilgisayar Bilimleri Enstitüsü’nde yapılan bir çalışmada, Gerald Friedland ve Robin Sommer bir uygulama geliştirmiş ve bazı Hollywood ünlülerinin paylaştıkları fotoğraflardan evlerinin nerede olduğu bilgisine ulaşmış. ICanStalkYou.com adlı bir site mahremiyet konusunda farkındalık yaratmak üzere, Twitter’da paylaşılan konum bilgisi içeren resimleri kullanmış ve Twitter kullanıcılarının konumlarını web siteleri üzerinde duyurmuşlardır. Günümüzde Facebook, Twitter gibi önemli sosyal ağlarda, yüklenmek istenen fotoğraflardaki konum bilgisi otomatik olarak silinerek siteye yükleniyor (Ama kendi veritabanlarında orijinal hallerini de saklıyorlardır).

Toplanan tüm bu verilerin, ilerde nasıl amaçlar için kullanılacağına dair bir bilgimiz yok. Hatta kullanılsa dahi, haberimiz olmadan ne tür bir deneyin parçası olacağız, onu da kestirmek zor. Mesela paylaşılan fotoğrafların yüz doğrulama (aynı yüzün iki fotoğrafta yer aldığını söyleme) ve tanıma (bir fotoğrafta yer alan yüzlerin kime ait olduğunu söyleme) tekniklerinin geliştirilmesinde kullanıldığı biliniyor. Facebook araştırmacılarından Taigman ve diğerleri, Haziran Face_Recognition_12014’te duyurdukları çalışmada DeepFace yazılımını tanıttı. DeepFace yazılımı oluşturulma aşamasında, Facebook’ta yer alan 4.030 kullanıcıya ait 4.4 milyon etiketlenmiş fotoğraf kullanılmış. DeepFace iki fotoğrafa baktığı zaman (fotoğraf herhangi bir ışık ortamında ve herhangi bir açıyla çekilmiş olabilir), bu fotoğrafların aynı yüzü içerip içermediğini %97.53 doğruluk payı ile söyleyebiliyor. Zaten bu işi insanlar da %97.25 doğruluk payı ile yapabiliyormuş. Yani DeepFace, insan beyni gibi davranabiliyor. DeepFace yazılımının kullanımı Facebook ile sınırlı kalmayabilir. Örneğin, Web üzerinde size ait olan herhangi bir fotoğrafın size ait olup olmadığı rahatça bulunabilir. Veya insan takibi için kullanılarak, bir kişi ne zaman nerede bilgisine rahatça ulaşılabilir. Tabii bunların hepsi haberiniz olmadan yapılıyor olacak…

Paylaşım yapmadan bir kere daha düşünün. Tehlikenin farkında mısınız?