Alzheimer’a dur demek mümkün mü?

alzheimers

Günümüzün en bela hastalıklarından bir tanesi Alzheimer. Genellikle 65 yaş üzeri insanlarda görülen bu hastalık, unutkanlığa sebep oluyor. Hasta kişi, günlük aktivitelerini yerine getirmekte güçlük çekiyor, kimi zaman düşünmek konuşmak bile imkansız hale gelebiliyor. Alzheimer, çeşitli nedenlerde ortaya çıkabiliyor. Bunlar arasında genetik faktörler, beyin hücrelerinde azalma, beyindeki proteinlerin sayısında artma gibi çeşitli nedenleri saymak mümkün. Alzheimer teşhisi konan bir hastanın bu hastalıktan kurtulması bugünün koşullarında imkansız. En fazla yapılabilen hastalığın ilerlemesini durdurmak. Bunu da küçümsememek lazım çünkü hasta kişinin yaşam kalitesini arttırmak da çok önemli. Hastalık böyle mühim olunca, bilim insanları da boş durmuyor elbet. Hastalığa çare olabilecek ilaçları geliştirebilmek için canla başla çalışıyorlar. Ağustos sonunda Nature dergisinde yayımlanan bir makaleye* göre, Alzheimer teşhisi konmadan önce bu hastalığın oluşumunu engellemek mümkün olabilirmiş. Heyecan doruktayken, gelelim makalenin detaylarına..

Alzheimer hastalarının, normal insanlara göre farklı bir beyin yapısı var. Buna göre, Alzheimer hastalarınının beyinlerinde protein kümeleri bulunmakta. Bu protein kümeleri, beynin düzgün çalışmasını engelliyor. Bilim insanlarının hedefi ise, bu protein kümelerinden kurtulmayı başarabilmek. Bunun için, araştırmacılar öncelikle Alzheimer hastası olmayan yaşlıların beyin yapılarını inceliyor. Buldukları bir proteinin, sağlıklı yaşlılarda bağışıklık sistemini güçlendirdiğini fark ediyorlar. Araştırmada yaptıkları ise, bu proteini taklit eden bir ilaç geliştirmek. Böylece, bu ilacı kullanan kişilerde, beyinde bulunan protein kümelerini yok etmek hedefleniyor.

Medikal araştırmaları yürütmek çok zor, çünkü insanlar üzerinde test edilmeden bir ilacın başarısından söz etmek imkansız. Denekler kendi rızaları ile bu araştırmaya katılmaya gönüllü oluyorlar. Araştırma düzgün ilerlemezse, deneklerin ölme riski tabii ki var. Bunu ameliyata girmeden imzalanan evraklar gibi düşünmek lazım. Ameliyatta nasıl ki işler ters giderse sorumlu sizseniz, araştırma boyunca başınıza gelecek her şey de sizin sorumluluğunuzda. Bu araştırma kapsamında, 165 hasta seçilmiş. Her hasta, aylık olarak belirli dozlarda ilacı kullanıyor. Tüm hastaların beyin görüntüleri inceleniyor, ve protein kümelerinin azaldığı gözlemleniyor. İlacın dozu ne kadar fazla ise, protein kümelerinin azalması da o denli fazla oluyor. İlacın yan etkileri de yok değil. Alzheimer hastalığına bağlı genlere sahip bazı hastaların beyninde, sıvı dolu keseciklerin oluşumu tespit ediliyor. Bu keseciklerin, felç ve beyin kanaması riskini arttırdığı biliniyor. Araştırmacılar, kullanılan ilacın dozunu ayarlayarak bu keseciklerin oluşumunu azaltmanın mümkün olduğunu savunuyor. İlacın başarılı olup olmadığını konuşmak için henüz erken, çünkü araştırma küçük ölçekli bir deney olarak yürütülüyor. Daha fazla deney yapılarak, ilacın yan etkilerinin iyice test edilmesi gerekiyor.

Merak edilen sorulardan bir tanesi de, protein kümelerinin yok edilmesi sayesinde beyinsel işlevlerde artış olup olmayacağı. Bu sorunun yanıtlanabilmesi için de, araştırmacılar geniş çaplı araştırmalar yapılması gereğini dile getiriyor. Geniş çaplı araştırmalar, daha çok insanı denek olarak kullanmak demek tabii… Peki mevcut durumda bu ilaç nasıl kullanılabilir? Beyin henüz işlevlerini kaybetmemişken, beyninde protein kümeleri gözlemlenen bir kişi üzerinde bu ilaç faydalı olabilir. Çünkü kişinin ileride Alzheimer hastalığına yakalanma riski de azaltılmış olur. Risk hep var, çünkü diğer faktörleri kontrol etmek henüz mümkün değil.

Bilim insanları, beynin pasını atmak için çalışmalara devam ediyor. Bir 50 yıl sonrasında bu tür hastalıklara çare bulunmuş olacak, ve yeni hastalıklara karşı mücadele başlayacak. Ey hayat!

* Jeff Sevigny vd., The antibody aducanumab reduces Aβ plaques in Alzheimer’s disease, Nature 537, 50–56 (01 Eylül 2016)

Ekim 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Hiçbir şey sonsuza dek gizli kalmaz!

kapak

Bilim, öyle bir hızla ilerliyor ki takip etmesi de pek kolay değil. Bilimsel makaleleri okumak en güzel kaynak. Her insanın bilimsel makalelere erişim yetkisi maalesef ki yok. Hoş herkesin erişimi dahi olsa, bu makaleleri anlamak için bir birikimin olması şart. Fakat üzülmeyin, birçok kaliteli yayına erişim mümkün. Scientific Reports isimli herkesin erişimine açık, bilimsel bir dergi var. Bu dergiye çevrimiçi ulaşılıyor, böylece bilimsel çalışmaları takip etmek de mümkün.

Makaleler arasında seyahat ederken, karşıma enteresan bir çalışma çıktı. Bilim ve sanatı buluşturan bu çalışmada, ünlü Fransız ressam Edgar Degas’nın eseri incelenmiş ve eser içerisinde “gizli” kadın portresi ortaya çıkarılmış. Degas’yı severim, empresyonism akımının kurucularından sayılır. Birkaç eserini de müzelerde görme şansına sahip olmuştum. Degas bir bilimsel makalede incelenir ve ben bu çalışmayı yazmaz mıyım! Gelelim detaylara…

Ressamları az çok biliriz. Tuvaller onların karalama defteridir. Yeni bir çalışmaya başlamadan, ressamlar yeni bir tuval kullanabilir veya eski bir tuvali değerlendirmeyi seçebilir. İkinci seçenek için ise, ressamlar çoğu zaman tuvali bir boya ile kapatır ve kendilerine bir çalışma zemini oluştururlar. Tuvali boya ile kaplamadan da çalışmayı seçen ressamlar var. Mesela Edgar Degas’nın, 1870’de bitirdiği “Bir Kadının Portresi” isimli çalışması enteresan. Bu eser, 1937 senesinde Melbourne şehrinde bulunan Victoria Ulusal Galerisi’ne getiriliyor. Kimi sanat eleştirmeni eserin Degas’nın sanatını çok iyi gösterdiğini savunurken, kimisi de portre üzerindeki renk değişimlerini beğenmiyor. Bu renk değişimlerinin 1922 yılından itibaren başladığı biliniyor. Tabii bu tarihte, eleştirmenler portrenin gizemini bilmiyor 🙂 Sonraki yıllarda anlaşılıyor ki, Degas, başka bir kadın portresi üzerinde çalışırken işi yarım bırakmış, tuvalini ters çevirip yeni çalışması için kullanmış. Zaman içerisinde, resim üzerinde renkler bozulmaya başlamış
böylece eski kadın portresi kendini belli etmeye başlamış. Eh yeni sorular da beraberinde gelmiş. Eski kadın portresi ne zaman çizilmişti? Peki bu gizli portre kime aitti? O zamanlar mevcut teknoloji bu soruları yanıtlamak için yeterli olmamış. Kızılötesi fotoğraf tekniği ile esere bakıldığında, gizli portrenin 1860 yılında çizilmiş olduğu ileri sürülmüş. Bir diğer soru da, Degas eski portreyi çizmekten neden vazgeçmişti? Böylesi bir soruyu bilim yanıtlayamaz tabii 🙂 Belki sanat tarihçileri devreye girebilir bu noktada…

sekil1
Degas’nın Gizli Portresi

Ağustos 2016’da, Scientific Reports’da yayımlanan makalede, araştırmacılar geliştirdikleri cihaz sayesinde “Bir Kadının Portresi” tablosunun gizemini de çözmeyi başarmış. Araştırmacılar, parçacık hızlandırıcısından elde edilen X-ışınlarını kullanarak görüntü elde eden bir cihaz (Maia detektörü) geliştirmişler. Bu cihazı, yüksek çözünürlüklü görüntü elde edebilen bir tarayıcı olarak düşünebiliriz. Maia detektörü, Degas’ın eserinin 2mm üzerine yerleştiriliyor ve 33 saat süren tarama sonunda 31 megapiksellik dijital bir görüntü elde ediliyor (günümüz dijital kameralarında böyle bir çözünürlüğü elde etmek mümkün değil!). Ayrıca buradaki tarama işlemi çok riskli, çünkü esere zarar gelmemesi gerekiyor. Yani, eser üzerindeki her bir noktanın saniyeden daha kısa bir süre radyasyona maruz kalması gerekiyor. Neyse ki bu zorlu tarama işlemi sorunsuz bir şekilde yapılıyor. Elde edilen dijital görüntünün renkleri üzerinde oynamalar yapılarak, gizli portrenin kime ait olduğu da ortaya çıkarılıyor (solda). Bunun için, Degas’nın eski resimlerinde kullandığı modeller inceleniyor ve gizli portrenin Emma Dobigny’ye ait olduğu ileri sürülüyor.

Bilim biraz da böyle heyecanlı bir şey. Önce bir ihtiyaç doğuyor, mevcut teknoloji bu ihtiyacı karşılamaya yetmiyor. Sonra öyle bir zaman geliyor ki, teknoloji bu ihtiyacı karşılamak için yeterince gelişmiş oluyor. İşte bu noktada, daha önce cevapsız kalan sorular bir bir yanıtlanmaya başlıyor. Yani uzun vadede, hiçbir soru cevapsız kalmıyor! Biz insanlar gelip geçiciyiz, ama bilimin cevaplandıracağı sorular ölümsüz…

Eylül 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Gerçeklik az geldi, yok mu artıran?

pokemon

Artırılmış Gerçeklik (AR – Augmented Reality), algıladığımız gerçek dünyanın dijital verilerle zenginleştirilmesi anlamına geliyor. Diğer bir deyişle, teknoloji sayesinde gerçek dünyayı daha zengin bir şekilde algılayabiliyoruz. Bu teknoloji çeşitli şekillerde (kask, gözlük, tablet vb.) karşımıza çıkabiliyor. Son kullanıcılara en çok hitap eden teknoloji türü tabii ki akıllı telefonlar. Telefonlardaki kameralar, AR uygulamalarının gerçek dünyadaki gözleri. Bir mekana gittiğiniz zaman, ilginizi çeken bir nesne hakkında bilgi almak istiyorsunuz diyelim. Telefonunuzun kamerasını açarak nesne üzerine odaklandığınız takdirde tüm bilgileri ekran üzerinde görebilirsiniz. Bir başka güzel AR uygulaması Google Translate. Yabancı bir ülkede, bilmediğiniz bir dille karşı karşıya kaldığınız zaman bu uygulama en büyük kurtarıcınız olabilir. Çevirisi yapılacak metni kamera ile görüntülerken, uygulama sizin için gerçek zamanlı çeviriyi yapıyor. Hem de bu işi yapmak için internet bağlantınız olmasına da gerek yok. AR uygulamaları saymakla bitmez. Ama insanların en çok ilgisini çeken kısım tabii ki oyunlar. AR sayesinde, gerçek dünya ve sanal dünya iç içe girerek, oyuncu deneyimi üst seviyelere çıkıyor.

Çok popüler olan bir oyundan bahsetmek istiyorum şimdi de, Pokemon Go. Duymayanınız kalmamıştır sanırım. Annem soruyor nedir bu Pokemon mevzusu diye. Pokemon, Japonlar tarafından geliştirilen bir oyun ve anime (japon çizgi filmi) serisi. Bu seride, Pokemon canlıları, Pokemon eğitmenleri tarafından yakalanıyor. Amaç en güçlü Pokemon eğitmenine dönüşmek, ve güçlü bir takım kurmak. Pokemon Go oyununda ise oyuncular birer Pokemon eğitmeni. Gerçek dünyada karşılarına çıkan Pokemon’ları yakalayarak güçlenmeye çalışıyorlar. Oyun sözde obeziteye karşıymış. İnsanlar Pokemon yakalama uğruna hareket ediyorlarmış! Vallahi insanlar neden bu oyunu yükler, ve Pokemon yakalamaya çalışır inanın hiçbir fikrim yok. Ama Dünya çıldırmış bir şekilde bu oyunla meşgul. Sanırım insanlar gündemden uzaklaşmanın bir yolunu buldular…

Pokemon Go hikayelerini toplasak kitap olur. Türkiye’de bir kişi Pokemon yakalamak için polis karakolunun önüne gidiyor. Kamerasını açıyor, tam Pokemon’u yakalıyorum derken gözaltına alınıyor. Sonrasında karakolun fotoğraflarını çekmediğini, bir oyun için kamerasını açtığını anlatmaya çalışıyor polislere. Bir diğer hikaye de üniversiteden. Üniversite hocalarından bir tanesi başından geçen trajikomik olayı sosyal medyada paylaşmış. Anlatılana göre, hoca arabasıyla üniversiteye gidiyor ve arabasından inmeye hazırlanıyor. Tam o sırada arkadan kendisine doğru uzanan bir kolu fark ediyor. İstemsiz olarak kola vuruyor, ve tam o sırada yere bir cisim düşüyor. Korku filmi sahnesi gibi görünse de olayın aslı çok komik. Hocaya doğru yaklaşmakta olan kişinin tek amacı, hocanın sol omzunda gördüğü pokemonu yakalayabilmek. Öğrenci durumu hocaya anlatmaya çalışsa da, hoca hiçbir anlatılana anlam veremiyor. Derse girdiği zaman öğrencileri durumu hocaya izah ediyorlar ve olay çözülüyor 🙂

AR uygulamalarına sevinelim mi üzülelim mi bilemiyorum. Sosyal medya çılgınlığı almış başını giderken, zaten hepimiz telefon ekranlarına yapışan birer birey olduk. Şimdi de bir taraftan araba kullanırken bir taraftan Pokemon yakalamaya çalışan insanlarla uğraşmalıyız. Yolda kamerasını açıp her yeri tarayan insanlarla da boğuşmalıyız. İşin eğlence tarafı güzel de, ya güvenlik tarafı ne olacak? Bu çekilen görüntülerin ne olduğu hakkında bir bilgimiz var mı? Evinizin içinde Pokemon var mı diye evinizin her köşesini görüntülemek sizi korkutmaz mı? İnsanlardan toplanan tüm bu veriler kimlere satılacak? Bu verilerden ne tür bilgiler elde edilebilir biliyor muyuz? Mesela adım adım konum bilginizi paylaşmış olacaksınız, rahatsız edici değil mi?

Teknoloji iyi güzel de, güvenliğinizi benliğinizi kimliğinizi açık etmeye değmez…

Ağustos 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Yazılımınız nasıl olsun? Açık mı, kapalı mı?!

121212_2_openswissknife

Elektronik araçları çeşitli ortamlarda çeşitli görevleri yerine getirmek için kullanıyoruz. Örneğin, Ayşe bilgisayarını açıp dizi izlemek istiyor. Bunu yapabilmesi için öncelikle bu görevi yerine getirecek bir program yüklüyor. Ardından, bu program sayesinde dizisini izliyor. Bir süre sonra bir uyarı ile karşı karşıya kalıyor. Meğerse yazılım güncellemesi gelmiş, onu yüklemesi gerekiyormuş. Yazılım, bu programın çalışmasını sağlayan altyapı. Bu altyapı güncellendikçe, program daha verimli çalışabilir. Peki bir yazılımın açık ya da kapalı olması ne anlama gelir?

Bir yazılımın açık kaynaklı olması, o yazılımın detaylarının herkesle paylaşılması anlamına gelir. Yani diyelim siz bir programcısınız. Bir yazılım yüklediniz ve diyorsunuz ki: “Ne şahane yazılım, keşke şu özelliği de destekleseydi.”. Eğer yüklediğiniz yazılım açık kaynaklı ise, yazılımı dilediğiniz şekilde değiştirip kullanmaya devam edebilirsiniz. Hatta değiştirmekle kalmayıp, bu yeni versiyonu herkes ile paylaşabilirsiniz. Sizin gibi başkaları da bu yazılıma yeni özellikler ekleyebilir veya yazılım içerisindeki hataların giderilmesinde tek bir vücut olarak çalışabilir. İlla programcı olmanız gerekmiyor. “Şu özellik olsa ne güzel olur” derseniz, ve başkaları da fikrinizi beğenirse; bir programcı çıkıp istediğiniz özelliği sizin için ekleyebilir. Aynı şekilde, “Şurası çalışmıyor, hatalı” derseniz, biri çıkar ve hatayı giderir. Yani açık kaynaklı yazılım, kollektif bir çalışmanın sonucudur, tek bir kuruma değil herkese aittir!

Kapalı yazılım ise, yazılımın detaylarının gizlendiği durumdur. Örneğin, çok insan tarafından kullanılan Windows işletim sistemi, Photoshop programı gibi yazılımlar kapalı yazılımlardır. Kullanıcılar, bu tür yazılımları kullanmak için lisans satın almak durumundadır. Eskiden Windows işletim sistemi için, ekstra lisans parası ödenerek kurulum yapılması istenirdi. Son yıllarda, yeni bir bilgisayar aldığınız zaman, Windows işletim sistemi kurulu olarak geliyor. Yani satın aldığınız bilgisayar fiyatına, Windows lisansı da dahil! Çok nadir de olsa, işletim sistemi kurulu olmayan boş bilgisayarları satın almak da mümkün. Neden işletim sistemsiz bir bilgisayar alayım ki dediğinizi duyar gibiyim 🙂 Çünkü açık kaynaklı işletim sistemlerini kullanmak mümkün! Bunların en meşhuru, Linux tabanlı işletim sistemleri. Bu tür işletim sistemlerinde, Windows’ta kullanmaya alışık olduğunuz programların çoğunun muadilleri var. Zaten kullanıcıların kullandığı birçok programın Windows, Mac ve Linux destekleri mevcut. Mesela Mozilla Firefox en çok kullanılan tarayıcılardan biri ve açık kaynak kodlu bir yazılım. Linux tabanlı işletim sistemlerinin en güzel yanı güvenilir olmasıdır. Virüslerle boğuşmanıza gerek kalmaz. Hızlı sistemlerdir, programların açılmasını uzun süre beklemezsiniz. Bilgisayarınızın donanımını verimli bir şekilde kullanırlar. Örneğin, eski bir bilgisayarınız var ve çok yavaş çalışıyor. Hemen Linux tabanlı bir işletim sistemi kurmanızı öneririm. Performanstaki artışı çok net bir şekilde göreceksiniz. Benim önereceğim sistem kesinlikle Ubuntu işletim sistemidir. Ubuntu’nun türkçe dokümantasyonu da mevcut. Mesela Ubuntu sistemini cihazınıza kurmadan cihazınız üzerinde test edebilir, ve hoşunuza giderse yükleme aşamasına geçebilirsiniz. Biraz araştırma ile bu işin altından kalkabilirsiniz, merak etmeyin çok da zor değil. Ben bilgisayar mühendisi olunca, bizim evde bilgisayar dertleri asla bitmez. Birkaç senedir annem ve babamdan duyduğum sorun hep aynı. “Virüs girdi şuna bir format at!”. Bu cümleyi duymaktan o kadar sıkıldım ki, bilgisayarlara Ubuntu kurmaya karar verdim. Annem ve babam o kadar rahat kullanıyorlar ki ne yapmaları gerektiğini anlatmama gerek bile kalmadı. Artık diyaloglarımız değişti. Yeni bir bilgisayar söz konusu ise, yeni cümlemiz: “Bunda Windows var çok yavaş, şuna bir Ubuntu yüklesene”. Yani anlayacağınız ailem benimle beraber trendleri takip etmeye başladı.

Açık kaynaklı yazılımları desteklemeliyiz. Biliyorum çoğunuz korsan işletim sistemleri, programlar kullanıyorsanız. Korsan yazılımlar güvenilir değil, ve siz farkında olmadan birçok bilginiz ele geçiriliyor olabilir. Açık kaynaklı yazılımlar güvenlidir! Çünkü Dünya üzerinde birçok yazılımcı açık kaynak projelerine destek verir ve böylece yazılımlarda mevcut olan güvenlik açıkları hemen giderilir.

Temmuz 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Benimkisi Bir Akademik Faaliyet Hikayesi

aamas2016-masthead-large-5_0

“Güzel araştırma yapmayı başarmak demek, akademik yayınlarla kendinizi dünyaya göstermek demektir.”

Geçen ayki yazımda, akademik hayatı biraz özetlemeye çalışmıştım. Türkiye koşullarında, akademisyen olmanın çok da kolay olmadığını dile getirmiştim. Tüm iş yükünü bir kenara bırakacak olursak, araştırma yapmak şahsen en çok keyif aldığım kısım. Güzel araştırma yapmayı başarmak demek, akademik yayınlarla kendinizi dünyaya göstermek demektir. Yakın zamanda yaptığım yayınlar sayesinde, en önemli yapay zeka konferanslarından biri olan AAMAS (Autonomous Agents & Multiagent Systems) konferansına katılma şansı buldum. Bu ayki yazımda da, bu konferans hakkındaki izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle yapay zeka nedir ve AAMAS nasıl bir konferanstır biraz bunlardan bahsedelim. İnsanı insan yapan en önemli özelliklerden biri, düşünebiliyor olması ve kendi kendine kararlar alabiliyor olmasıdır. Yapay zeka sayesinde bu özellikleri makinelere yüklemeye çalışıyoruz. Bunun için de, akıllı yazılımlar oluşturuyoruz. Etmenler (agent), bu tür akıllı yazılımlara örnek. İnsan kontrolünde olmaksızın, etmenler kendi kendilerine karar verebilir ve belirli eylemlerde bulunabilirler. İnsanlar, kimi zaman başkalarının fikirleri doğrultusunda bir karara varırlar. Dolayısıyla, başka etmenler ile iletişim haline geçerek bir karar vermek önemlidir, ve bu da “Çok Etmenli Sistemler” ile mümkündür. AAMAS kapsamında bir çok alt başlık ele alınıyor ve gerçek hayat problemleri simüle edilerek, çok etmenli sistemler ile çözülmeye çalışılıyor. Etmenler nasıl koordine olurlar? İnsanlar arası güven kavramı nasıl modellenir? Etmenler aralarında nasıl iletişim kurar ve ortak bir karar alırlar? Bu kararlar, insanların aldığı kararlar ile ne kadar örtüşür? Daha birçok soru, konferans kapsamında irdeleniyor.

Bu sene ondördüncüsü düzenlenen AAMAS konferansı, Mayıs ayında Singapur’da gerçekleşti. Her sene farklı bir lokasyonda gerçekleşen bu konferans; Avrupa, Amerika ve Uzakdoğu’dan birçok araştırmacıyı bir araya getiriyor. Bu konferansta, sosyal ağlarda mahremiyet ihlalleri konusunda yaptığımız çalışmaları sunma fırsatı buldum. Bu oyunda biz de varız demenin yolu sunum yapmaktan geçiyor. Başka araştırmacılardan geri dönüşler almak önemli. Çünkü bazen insan yaptığı işin içine o kadar çok giriyor ki, önemli detayları ya da irdelenmemiş değişik noktaları gözden kaçırabiliyor. Böyle zamanlarda bir başkası yorum yapınca, daha önce farkına varmadığınız noktalar da ortaya çıkıveriyor. Böylece yapılan araştırmalar geliştirilerek daha iyi bir duruma gelebiliyor.

Konferanslar benim için her zaman heyecan verici, yeni insanlar, taze fikirler… Bir taraftan sunumları izleyip yeni bilgiler edinirken, diğer taraftan kahve molalarında, öğle ve akşam yemeklerinde bir araya geldiğiniz araştırmacılar ile konuşmak mümkün. Konferanslar, değişik ülkelerde ve şehirlerde gerçekleştiği için, her yeni konferans Dünya üzerinde yeni bir yer keşfetmenin de anahtarı oluyor. Doğruyu söylemek gerekirse, bu durum akademisyenler için de bir tür motivasyon. Araştırma yap, yayın çıkar, konferansa git, yeni insanlarla tanış, araştırma yap, yayın çıkar .. diye döngümüz sürer gider. Ve biz bu döngüyü çok seviyoruz 🙂

Unutmadan söyleyelim. Geçen sene AAMAS konferansını İstanbul’da gerçekleştirmiştik. Herkesin aklında kalan bir konferans düzenlemiş olmanın haklı gururunu tabii ki yaşadık ve hala da yaşıyoruz.

Haziran 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Akademi Dünyası 101

bosphorus_university

İlk defa bir yazıya önce başlığı yazarak başladım. Genelde içerik şekillendikten sonra düşünür bir başlık atardım oysa.. Akademiyi anladık da, bu 101 de nereden çıktı diyor olabilirsiniz. Şöyle ki 1930’lu senelerden itibaren Amerikan üniversitelerinde ders kodları üç haneli biçimde yazılmaya başlanmış. İlk rakam dersin kaçıncı sınıflar için olduğu (ör: 1=birinci sınıf), ikinci rakam dersin hangi bölümde açıldığı (ör: Bilgisayar Mühendisliği) ve üçüncü rakam da dersin seviyesini gösterecek şekilde kullanılmış. Gelelim 101’e.. Bölüm bağımsız olarak kullanılan bu kod, giriş seviyesindeki tüm dersler için var. Örneğin Matematik 101 kodlu bir ders, birinci sınıflar için açılan Matematik alanına giriş dersini ifade ediyor. Yani bu yazı da biraz akademi dünyasına giriş yazısı olacak. Yaklaşık 7 senedir, akademi dünyasının içinde büyüyen bir kişi olarak gözlemlerimi kısmen aktaracağım.

  1. Akademisyen kimdir? Vikipedi’de şöyle tanımlanmış: “Üniversite ve benzeri yüksek öğrenim kurumlarında öğretimi gerçekleştiren, araştırma yapan ve özgün araştırmalarıyla alanına katkıda bulunan kişilere verilen genel mesleki unvandır.”. Akademisyenler içerisinde, iki farklı gruptan bahsedebiliriz: Öğretim Yardımcıları ve Öğretim Üyeleri. Araştırma görevlileri ilk gruba dahilken; yardımcı doçentler, doçentler, ve profesörler ikinci gruba dahildir.
  2. Akademisyenin görevleri nelerdir? Bu sorunun cevabı, akademisyenin dahil olduğu gruba göre değişir. Örneğin, araştırma görevlileri, yüksek öğrenimin sürdürülmesini sağlamak için öğretim üyelerine destek olurlar. Bir dersin laboratuvar derslerine girmek, soru çözümleri yapmak, sınav hazırlamak/okumak, gözetmenlik yapmak sayılabilecek bazı görevlerdendir. Öğretim üyelerinin ise iş tanımı pek saymakla bitecek gibi değil. Bu yazıda bahsettiğim öğretim üyesi tanımı, tabii ki işini layığı ile yapanları kapsıyor. Bu tanımı genel geçer düşünmemek gerekir çünkü her ülkenin dinamikleri farklıdır. Bizim ülkemizde, öğretim üyelerinin çokça bir zamanı bürokratik işlerle geçer. Bunun dışında, her öğretim üyesinin sorumlu olduğu dersleri vardır, ve bu dersleri dönem boyunca işlemekle yükümlüdürler. Öğretim üyeleri, tez danışmanı olarak görev alırlar. Lisans seviyesinde dördüncü sınıf öğrencileri, bitirme projelerini tez danışmanı gözetiminde sürdürürler. Asıl keyifli kısım ise, geri kalan zamanda (eğer hala kaldıysa!) Yüksek Lisans ve Doktora seviyesi öğrencileri ile araştırma yapmaktır.
  3. Araştırma nasıl yapılır? İyi üniversitelerde araştırmaya çok önem verilir. Bunun için, üniversite bünyesinde araştırma laboratuvarları kurulur, ve öğrencilerin araştırmalarını bu alanda sürdürmeleri beklenir. Laboratuvar kurmak, araştırma için gerekli cihazları, malzemeleri bir araya getirmek kolay bir iş değildir. Öğretim üyeleri, araştırma projeleri yazarak bir bütçe desteği alırlar ve bu bütçe sayesinde, öğrenciler ile araştırmayı sürdürürler. TÜBİTAK gibi kurumlardan destek alınabileceği gibi, uluslararası Avrupa Birliği (AB) projelerinden de destek almak mümkündür.
  4. Araştırmaların bilinirliği nasıl artar? Akademisyenler, bilimsel etkinliklere önem verirler. Yaptıkları araştırmaları yayın haline getirir, makale olarak ya da dergi makalesi olarak basarlar. Ayrıca, bir akademisyeni değerlendirmenin en iyi yollarından biri, yapılan yayınların kalitesine bakmaktır. Akademisyenler; uluslararası konferanslara katılarak, araştırmalarını duyurma şansı bulur ve aynı alanda çalışan diğer araştırmacılar ile de etkileşime geçerler. Bu tür etkileşimler önemlidir çünkü ileride ortak çalışmalar yapılabilir.

Akademisyenlik, anlayacağınız üzere özveri isteyen, zor bir iştir. Maalesef hakettiği değeri görmeyen bir meslektir. Unutmayın ki bir toplumu ileriye götürecek olan, iyi akademisyenlerdir. Onlara kulak verin.. Tüm meslektaşlarıma selam olsun!

Mayıs 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Her şeyin yapayı olur da zekanın olmaz mı?

go-booard

“Yapay zeka, insanı yendi!”. Bu cümleyi tekrar tekrar duymaya devam edeceğiz bu gidişle. Yapay zeka, bilgisayarların zeki canlılara benzer şekilde davranmalarını sağlayan bir yöntem. Günümüzde, yapay zeka yöntemleri de gelişmekte ve kendi kendine öğrenebilen bilgisayar programları artmaya başlamaktadır. Burada unutulmaması gereken nokta, yapay zeka programları insan zekasına bağımlı mekanizmalar gibi gözükse de, ileride neler olacağını kestirmek zor. Bunca bilimkurgu senaryosu boşuna yazılmıyor ya!

Bilgisayarlar mı daha iyi yoksa insanlar mı daha iyi durumunu göstermek oldukça zor. Öncellikle bir alan seçmek, ve bu alanın iyisini kötüsü seçmek gerekir. Genelde kullanılan yöntem basit. Önce zor bir oyun seçilir, bir yapay zeka programı ile usta bir oyuncu karşı karşıya getirilir. Karşılaşmanın sonucuna göre de kuvvetli olan taraf seçilir.

1997 yılında, IBM tarafından geliştirilen Deep Blue ve dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov arasında bir satranç turnuvası düzenlendi. Bu turnuvanın galibi Deep Blue oldu. Bir bilgisayar nasıl kazanmış olabilirsiniz derseniz, cevabı çok da zor değil. Satrançta her hamle için 3 dakika veriliyor. Bu süre içinde, usta birinin düşünebileceği hamle sayısı 540 hamle kadar öngörülürken, Deep Blue için bu sayı 100 – 200 milyar hamle! Dolayısıyla Deep Blue doğru hamlelerde bulunarak turnuvayı kazanmayı başarıyor. Bu da yapay zeka dünyasının en heyecan verici anlarından biri olarak tarihteki yerini alıyor.

Günümüzün bir diğer popüler oyunu ise “Go”. Kabaca kurallardan bahsetmek gerekirse, her oyuncu siyah ya da beyaz taşları tahta üzerine yerleştirir. Tahtaya konan taşlar hareket etmezler, fakat taşlar esir alındığı takdirde tahtadan kaldırılırlar. Tahtayı taşlarıyla en çok kaplayan oyuncu kazanır. Kuralları basit görünen Go, dünyanın en karmaşık oyunlarından biri sayılıyor. Peki yapay zeka bu tür karmaşık bir oyunda başarılı olabilir mi dersiniz?

Google şirketine ait DeepMind firması, Go oynayabilen AlphaGo isimli bir yapay zeka programı geliştirdi. AlphaGo diğer yapay zeka programlarından biraz farklı. Çünkü AlphaGo, Go oynamayı kendi kendine öğrendi, ve bunu yapabilmek için şimdiye kadar oynanan Go karşılaşmalarını kullandı. AlphaGo’nun iyi ve kötü taraflarını görmenin tek bir yolu vardı, AlphaGo’yu iyi bir Go ustası karşısına çıkarmak!

DeepMind’ın kurucu CEO’su Demis Hassabis, Güney Koreli Go ustası Lee Sedol ile beş oyunluk bir maç serisi planladı. Ödül olarak da 1 milyon dolar belirlendi. Maç serisini, AlphaGo kazandığı takdirde ise ödül aralarında UNICEF’in de bulunduğu çeşitli kurumlara bağışlanacaktı. Geçtiğimiz Mart ayında gerçekleşen bu maçlara AlphaGo damgasını vurdu. Yapılan beş maçın, dördünü AlphaGo kazanırken yalnızca bir maçı Lee Sedol kazandı. Aslında çok insan, yapay zekanın Go oynayacak seviyede olmadığına inanıyordu. Hatta bu maçlar öncesinde, Uluslararası Go Federasyonu Genel Sekreteri bir açıklama yapmış, Sedol gibi bir Go ustasının karşısında bir yapay zeka programının şansı olmadığını dile getirmişti. Bazen dikkatli konuşmak şart!

Kabul etmeliyiz ki yapay zeka karşısında, insan zekasının hayatta kalması oldukça zor. Ne de olsa eşit koşullarda yarışmıyoruz. Yapay zeka, bu zorlu sınavı da başarıyla atlattığına göre, bir sonraki adım ne olur dersiniz? Heyecanla bekliyoruz 🙂

Nisan 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

“Dünya küçük” diyorsak, bir bildiğimiz var!

Print

Bazen bir mekana gidersiniz, farklı ortamlardan tanıdığınız kişileri bir arada görürsünüz. Önce şaşırırsınız ve “Dünya küçük!” der geçersiniz. Bir arkadaş ortamında, yeni tanıştığınız insanlarla ortak arkadaş bulma çabası kaçınılmazdır. Ve bulduğunuz an, “Bingo! Dünya küçük!”. Çevrimiçi Sosyal Ağların hayatımıza girmesiyle, bu cümleyi daha sık söyler hale geldik. Karşınıza bir resim çıkar, iş arkadaşınız ilkokul arkadaşınızla evlenmiş mesela. Peki Dünya gerçekten düşündüğümüz gibi küçük mü?

1960’lı yıllarda sosyal ağlarda insanların birbirlerinden ne kadar uzakta olduğu sosyologlar tarafından irdelenmeye başlanmış. Özellikle Stanley Milgram, 1967 yılında yaptığı “Küçük Dünya” deneyi ile adından çok söz ettirmiştir. “Altı adımlık mesafe (Six degrees of separation)” ifadesi de bu çalışmanın en büyük çıktısıdır. Bu ifade şunu der, dünya üzerindeki herhangi iki insan birbirinden en fazla altı insan uzaklığındadır. 60’lı yıllarda bu tür bir deney nasıl yürütülmüş olabilir dersiniz? Tabii ki uzun yollardan. “Küçük Dünya” deneyi şöyle işliyor:

  1. ABD’nin orta bölgelerinde yaşayan gönüllüler seçilir. Bu gönüllülerin posta yolu ile aldıkları bilgi paketlerini, Boston’da bilgileri verilen hedef kişiye göndermeleri istenir. Böylece ABD’de iki uzak nokta arasında bu deney gerçekleştirilir.
  2. Eğer gönüllü, hedef kişiyi tanıyor ise bilgi paketini direk ona gönderir. Aksi takdirde, gönüllü; hedef kişiyi tanıyacağını düşündüğü kişiye bilgi paketini göndermelidir. Gönüllü; bilgi paketinde yer alan kağıda ismini ekleyerek, paketi tanıdığı kişiye gönderir ve görevi devreder.
  3. Eğer paket Boston’daki hedef kişinin eline ulaşırsa, kaç insan vasıtasıyla bu görevin tamamlandığı araştırmacılar tarafından hesaplanacaktır.

O zamanın koşullarını düşünecek olursak, insan zinciri uzadıkça, bilgi paketlerinin kaybolma olasılığı da artmış. Bazen paketleri alan kişiler deneyle ilgilenmemiş ve o zincir orada sonlanmak durumunda kalmış. Gönderilen 296 paketten sadece 64 tanesi hedef kişiye ulaşmış. Bu deneyin sonucu olarak da, ABD’de yaşayan insanların birbirlerinden altı insan kadar uzakta olduğu ortaya atılmış. Deneyin zayıf olduğu noktalar var, ama bu detaylara hiç girmeyeceğim.

Çevrimiçi ağların yaygınlaşması ile birlikte, bilişim dünyası da “altı adımlık mesafe” deneyini irdelemeye başladı. Bu deneyi tekrarlamak, eski zamanlardaki kadar zor değil ne de olsa. 2011 yılında, Cornell Üniversitesi, Universita degli Studi di Milano ve Facebook araştırmacıları, yaptıkları bir çalışmada 721 milyon Facebook kullanıcısını incelemişler, ve adım mesafesini 3.74 olarak hesaplamışlar.  Yani bu da, bir insanın diğer bir insandan dört insan uzaklıkta olduğu anlamına gelir. Facebook, bu deneyi Şubat 2016’da arkadaşlık günü anısına tekrar denemiş. Bu sefer, 1.59 milyar Facebook kullanıcısı incelenmiş ve ortalama adım sayısı 3.57 bulunmuş. Dünya üzerinde herhangi iki insan birbirinden ortalama 3.5 kişi kadar uzaklıkta. Kulağa ilginç geliyor 🙂

Seneler geçtikçe, kullanıcı sayısı arttıkça, insanlar birbirine daha da yaklaşıyor. Tanımadığınız bir kişiye, tanıdığınız kişilerin tanıdıkları üzerinden ulaşmak eskisi kadar zor değil!

Mart 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Teknolojiyi giyinmeye hazır mıyız?

5872-06822dbfef8511e55a1f60b4149a478a

Teknolojik gelişmelere bakacak olursak, son yıllarda çılgına dönmüş durumdayız. Tüketim toplumu olduğumuz doğru, en çok da teknolojiyi tüketiyoruz hatta. Teknolojik ürünler, statü gözetmeksizin herkesin hayali. Sokakta yanınızdan geçen insanların ellerindeki telefonlara bakın mesela, akıllı telefon kullanmayanları az görür olduk. Artık akıllı telefon demek de doğru değil, bu cihazlar birer avuç içi bilgisayar. Bilgisayarların geçmişine bakacak olursak, oda boyutlarındaki bilgisayarlardan avucumuza sığan bilgisayarlara geçtik. Bilgisayarların evrimi devam ediyor, bu sefer de giyilebilir teknoloji (GT) ürünleri bizi tavlamaya hazırlanıyor.

“Aman ne var ki bunda, biz zaten teknolojik ürünleri giymeye başlamıştık, işte kolumda dijital saatim, kafamda havalı kulaklıklarım.”, dediğinizi duyar gibiyim. GT ürünleri dediğimiz zaman durum biraz daha farklı. Bu ürünlerde akıllı sensörler yer alıyor ve GT ürünlerinin amacı sizin hayat kalitenizi arttırmak. Mesela aktif bir hayatınız olsun istiyorsunuz ve günlük aktivitelerinizi takip edebilmek istiyorsunuz. Veya akıllı telefonla yaptığınız bazı işlemleri, telefonunuzu çıkartmadan halletmek istiyorsunuz. Kısaca kendinizle ilgili hedefleriniz var ve GT ürünleri bu hedeflere ulaşmanız üzere programlanmış kişiye özel akıllı asistanlar. Bu tür asistanlara sahip olmak için, akıllı telefonlara sahip olmak şart. Çünkü GT ürünleri, Bluetooth gibi teknolojileri kullanarak akıllı telefonlarınızla entegre çalışıyor. Akıllı telefonlar üzerinde yüklenen uygulamalar sayesinde de, hedeflerinize yaklaşırken gelişiminizi de gözlemliyorsunuz.

GT ürünlerinin işlevi önemli olduğu kadar, görünümleri de bir o kadar önemli. Üzerinizde taşıyacağınız şey ne de olsa sizin bir parçanız gibi olmalı, gözü rahatsız etmemeli. GT ürünlerini nasıl giymek mümkün? Genelde bileklikler şeklinde olurken, kıyafetler üzerine tutturulabilen aksesuarlar, saatler, yüzükler, kolyeler, tişörtler, taytlar ve aklınıza gelebilecek her şekilde tasarlanmış modelleri de mevcut.

En popüler GT ürünleri akıllı saatler, bunların saat olmasına bakmayın, akıllı bir telefonun önemli işlevlerini yerine getirebiliyorlar. Mesaj okumak, gelen e-postaları okumak/cevaplamak, çağrıları yönetmek, fotoğraf çekmek gibi işlevleri bileğinizdeki akıllı saat vasıtasıyla halledebilirsiniz. Şahsen küçük ekranda bu tür şeyler yapmak hiç bana göre değil, çok lazımsa çıkarır telefonumu yaparım diye düşünen bir insanım. Diğer bir popüler kategori, aktivite takip bileklikleri. İsminden de anlaşılacağı üzere, günlük aktivitelerinizi kayıt altına alan bu bileklikler sayesinde hayat kalitenizi arttırmak mümkün. Örneğin, günde kaç adım attığınız veya ne kadar süre koştuğunuz bilgisine ulaşabilirsiniz. Uyku takip sistemi sayesinde, ne kadar süre sağlıklı bir şekilde uyuduğunuzu da görebilirsiniz. Hatta bazı bileklikler, kalp ritmini de gözlemleyerek kaç kalori harcadığınızı net bir şekilde söyleyebiliyor. Aktivite takip bilekliklerinden beklentiniz arttıkça, fiyatı da artıyor maalesef. GT ürünleri şimdiye kadar anlattığım haliyle keyfi ürünler olarak gözükse de, medikal alanda da sıkça kullanılıyor. Ameliyat yolu ile deri altına yerleştirilen cihazlar sayesinde, kişinin sağlık problemlerinin giderilmesi hedefleniyor. Leicester’da yer alan Montfor Üniversitesi’nde, Prof. Joan Taylar ve ekibi tarafından, insülin implantları üzerinde çalışılıyor. İnsülin implantı sayesinde, kan şekeri seviyesi otomatik olarak kontrol altına alınabilecek. Önümüzdeki 10 sene içerisinde de, diyabet hastaları bu tür cihazları kullanabilir hale gelecek. Kulağa güzel gelse de, diyabet hastaları için bu bakış açısı korkutucu da olabilir. Düşünürseniz yabancı bir cisim vücut içine yerleştiriliyor ve kritik bir görevi yerine getiriyor.

GT ürünleri, bize yardımcı olmak üzere tasarlanıyor. Bir nevi insanlar da, bu cihazlara bağımlı yaşar hale geliyorlar. İnsanlar her şeyden sıkıldığı gibi, bu tür ürünlerden de sıkılacaktır. Sorun değil, yeni bir teknoloji bizi o zamana kadar tavlamış olur bile 🙂

Şubat 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Bilgisayarlar ve insanlar el ele tutuşsa, birlik olsa..

Bilgisayarlar, birçok insan için bir problem çözücüdür. Bu insanların başında ise programcılar gelir. Programcılar bir algoritma geliştirir ve bir problemin çözülmesi için bilgisayarlara yol gösterirler. Algoritma dediğimiz şey bir yemek tarifi gibidir, adımları sırasıyla yapmak gerekir. Her algoritma mükemmel yazılmayabilir, her yemek tarifinin de kusursuz olmadığı gibi. Eh işin özünde insanlar var, mükemmel değiliz ne de olsa 🙂 Bir bilgisayar kötü bir algoritma ile problemi çözemez, tıpkı yanlış bir yemek tarifi ile güzel bir yemek yapamayacağınız gibi… Peki madem her şeyi programcı modelliyor, neden bilgisayarlara gerek duyuyoruz? Aslında sorunun cevabı basit. İnsanlar, çalıştıkça yorulan, yoruldukça daha çok hata yapan canlılar. Oysaki bilgisayarların böyle bir derdi yok, yorulmadan uzunca bir süre çalışırlar. Bu yüzden, bir problem çözücü olarak bilgisayarları kullanmak mantıklıdır. Bilgisayarlar her türlü problemi çözebilir mi dersiniz?

Şimdiye kadar yazılan her şeyi, tersine çevirelim şimdi. Bu sefer, bir bilgisayar kontrolü ele alsın ve insanlara iş yaptırsın. Bunu yapabilmek için, bilgisayar; çözülmesi gereken bir problemi değil, bu problemin çözülmesini sağlayacak küçük parçaları alır. Her bir parçayı insanlara yaptırır, sonuçları insanlardan toparlar ve bir sonuç elde eder. Sonuç dediğimiz şey, başta çözmek istediğimiz problemin çözümüdür. Bu yöntemin adı ise, İnsan-Tabanlı Hesaplama (Human-based Computation) yöntemidir.

Bazı problemleri çözmek bilgisayarlar için zor ve uzun sürerken, insanlar için çok kolay olabilir. İnsan-Tabanlı Hesaplama (İTH) yönteminde amaç, bilgisayarların ve insanların bir araya gelerek bir problemi çözmesidir. Örneğin, bir fotoğraf içerisinde geçen nesneleri bulmak gibi bir problemimiz olsun. Bu tür bir problem insanlar tarafından rahatça çözülebilir. Oysaki bir bilgisayar için, nesneleri ayırt etmek, onları bir şeye benzetmek ve anlamca ifade etmek çok zordur. İTH yönteminde dört tür sistem vardır diyebiliriz. Birinci tür sistemlerde, insanlar gönüllü olarak bazı görevleri yerine getirmeyi seçer. Örneğin, Wikipedia’da oluşturulan ansiklopedik içerik tamamen gönüllü insanlar tarafından oluşturulmuştur. İkinci tür sistemlerde, insanlar para karşılığında bazı görevleri yerine getirir. Kitle kaynaklı (crowdsourcing) çalışmalar buna bir örnektir ve en popüler sistem ise Amazon Mechanical Turk (AMT)’tur. AMT’de iki tür aktör vardır: işveren ve işçiler. İşveren kişi, çözmek istediği problemi küçük görevler haline getirir ve bunu AMT üzerine koyar. İşçi kişi ise, AMT üzerinde tanımlı olan görev tanımlarını inceler, kendisine en uygun görevi üstlenir ve bunu para karşılığında yerine getirir. İşveren kişi, tanımladığı küçük görevlerin sonuçlarını bir araya getirerek, problemini çözmek üzere kullanır. Üçüncü tür sistemlerde, insanlar eğlenmek için zaman geçirirken farkında olmadan da zor işler yerine getirirler. Google’da arama yaparken, görsellerin nasıl aradığınız şey ile alakalı olduğunu hiç düşündünüz mü? 2006 ile 2011 seneleri arasında, Google Image Labeler adlı bir oyun vardı. Bu oyunda, iki kişi eşleşir, rastgele bir fotoğraf gösterilir ve kişilerden, bu fotoğrafı betimleyen kelimeler yazmaları beklenirdi. İki kişinin verdiği kelimeler ne kadar çok benzeşirse, kişiler o kadar çok puan kazanırdı. Böylece, Google elindeki görselleri insanlar yardımıyla etiketlemeyi başardı, hem de bunu insanları eğlendirirken yaptı. Yani görsel arama sonuçlarının bu kadar düzgün olması biraz da bizler sayesinde! Dördüncü tür sistemlerde ise, insanlar bazı görevleri yerine getirmek zorunda. Bu kategoriye giren en popüler proje ise Captcha’dır, Web uygulamalarında güvenlik arttırıcı bir yöntemdir. Genelde bir resim gösterilir, bu resim içerisinde rakamlar ve harflerden oluşan bir kelime gömülüdür. Ve yaptığınız işleme devam etmeden önce, resimde gösterilen kelimeyi yazmanız gerekir. Bu yöntem ile, insan olduğunuz teyit edilir çünkü bu kelimenin bir bilgisayar tarafından çözümlenmesi çok zordur.

Bilgisayarların, çözmekte zorlandıkları problemleri kolayca çözmelerine yardımcı olmak bizim elimizde. Konu biraz olsun ilginizi çektiyse, kısa bir arama yapın ve karşınıza birçok proje çıktığını göreceksiniz. Ufacık bir katkınız dahi çok önemli olabilir..

Ocak 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.