Yüksek Lisans Sorular ve Cevaplar

Bir öğrencinin lisans eğitimi sonuna yaklaşması ile kendine ilk sorduğu sorulardan biri: “Acaba yüksek lisans yapmalı mıyım?” şeklindedir. Öyle korkunç bir süreçtir ki bu, bilen bilmeyen her kafadan bir ses çıkar. En güzeli nedir biliyor musunuz? Kapatın kulaklarınızı, ve içinizden gelen şekilde davranın.

Lisans öğrencileri için iki uç öğrenci profili vardır. İlki, istemeden bir lisans programına ayak basan öğrenci tipi. Bunun sebebi çeşitli şeyler olabilir. Mesela üniversite giriş puanı yetersiz olduğu için öğrenci kendini iyi kötü bir yere atabilir. Kimi zaman iyi bir puanla, hatalı tercihler yüzünden kötü bölümlere yerleşen öğrenciler de olabilir. Bir de çevre baskısı ile bir lisans programına kayıt olan öğrenciler var. Bu en fenası. Hadi öğrenci şanslı ise bölümü sevip mezun olacak. Bunu zorla evlendirilen insanlara benzetebiliriz. Hani sevmeden evlendiler, ama sonradan birbirlerini çok sevdiler vakası.. Aksi durumda belki de öğrenci hayatı boyunca mutsuz olacağı bir mesleği icra etmeye çalışacak. İkinci uç, gerçekten istediği bölüme giren öğrenciler. Bu tip öğrenciler, lisans sonunda nispeten daha mutlu olan öğrenciler. En azından yolun başında ne istediklerini biliyorlar. Tabii lisans eğitimi boyunca yanlış yerde olduğunu düşünenler de yok değil. Dolayısıyla, lisans öğrencileri bu iki uç arasında ileri geri hareket ederler. Öğrencinin hangi uca yakın olacağı ise çok göreceli. Mesela harika hocaları, güzel dersleri ve iyi olanakları olan bir lisans programının, öğrencileri tatmin etmesi daha olasıdır.

Herkes yüksek lisans yapsın mı? Cevap kişiye göre değişir ama herkes düşünmeli. İlk uca yakın öğrenciler kötü bir lisans hayatı geçirmiş olabilirler, ama yüksek lisans her şeyi değiştirebilir. Her şey kötü başladı diye, kötü devam edecek diye bir şey yok. İkinci uca yakın öğrenciler zaten lisans hayatından keyif almış olduğu için yüksek lisansı büyük ihtimal düşüneceklerdir. Açılan üniversite sayısı o kadar fazla ki, lisans mezunu olmayan kalmadı. Bu da ister istemez, herkesi yüksek lisans yapmaya yöneltiyor.

Yüksek lisans boyunca ne dersler almam lazım? Tüm üniversitelerde durum nasıldır bilmiyorum, fakat iyi üniversitelerden yola çıkarak bu soruya bir cevap vereyim. Bir kere lisans eğitimi boyunca uygulanan dayatma politikası yok. Öğrencinin önünde ufkunu açacak birçok ders durur, ve öğrenci canı ne istiyorsa o dersleri alır. Tezli yüksek lisans programına kaydolacak bir öğrenci, yüksek lisans eğitimi sonunda bir de tez yazacak tabii. Öğrencinin aldığı dersler de, tez hocası ve tez konusu seçimini etkileyecek en önemli faktör. Unutmamalı ki tek tip yemeği tadarak, şu yemeği severim demek doğru olmaz!

Yüksek lisansta dersler nasıl geçer? Vallahi çok keyiflidir. Kimi derste çok öğrenci vardır, hoca anlatır öğrenci dinler modu olur. Kimi derste ise daha az öğrenci vardır, tam sohbet havasında bir ders işlenir. Bu biraz da aldığınız derslere göre şekillenir. Derslerin sadece hocaları değil, aynı zamanda asistanları da vardır. Asistanlar, öğrencilerin eksik kaldığı noktalarda öğrencilerin en büyük yardımcısıdır.

Bir taraftan yüksek yapsam bir taraftan da çalışsam diyorum, ne dersin? Aman derim. Ben bir şey yapınca hakkıyla yapmayı sevenlerdenim. Biraz ondan biraz bundan deyince her şeyi yönetmek gerçekten zor oluyor. Şanslıysanız hocanızın projesi vardır, ve proje kapsamında sizi maddi olarak destekleyebilir. Üniversite içinde bir şeyler bulabiliyorsanız o da olur. Mesela yüksek lisans burslarına başvurabilirsiniz, üniversite içi projelerde görev alabilirsiniz veya araştırma görevlisi olabilirsiniz. Üniversite dışı çalışmanızı tavsiye etmem, tabii seçim sizin. Diploma için yüksek lisans yapan çok..

Yüksek lisansın en farklı tarafı nedir mesela? Kesinlikle “araştırma” kısmı derim. Lisanstan mezun olan bir öğrenci ne araştırma yapmayı biliyor, ne de araştırma sonuçlarını paylaşmak için makale yazmayı. Akademi dünyası bambaşka. Sizinle bire bir ilgilenecek bir tez hocası buluyorsunuz, beraber tez konusunu belirliyorsunuz. Sonra da hocanızın serpiştirdiği ekmek kırıntılarını takip ediyorsunuz. E sonra ne mi oluyor? Tabii ki şeker kaplamalı bir tez! 🙂

Eh keyifli keyifli mezun oldunuzsa, artık akademisyen olmayı da düşünebilirsiniz. “Affedersiniz akademisyen” noktasında henüz değiliz çok şükür..

Mart 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Senin, benim, nesnenin Interneti!

Akıllı cihazların olmadığı bir hayat artık çoğumuz için imkansız. Zannediyoruz ki kullandığımız cihazlar hep bizim kontrolümüzde kalacak. Bu cihazların da sosyal varlıklar olarak aramızda yer aldığını söylesem, ve hatta aralarında kurdukları ağ sayesinde birbirleri ile konuşuyorlar desem, ne dersiniz? Yani nasıl ki biz kullanıcılar olarak internete bağlıysak, akıllı cihazlar da aynı şekilde bağlılar. 2020 yılına kadar 50 milyar akıllı cihaz olacağı öngörülüyor. Hadi kemerleri bağlayıp, başımıza gelecekleri bekleyelim…

Internet dediğimiz kavram bugünlere çok kolay gelmedi. İlk başlarda, sabit web sayfaları vardı, ve kullanıcılar bu web sayfalarına erişip içerikleri okuyorlardı. İçerik sadece okunmak üzere tasarlanmıştı, kullanıcıların pasif bir rolü vardı.Yani bunu gazete alıp okumaya benzetebiliriz. Daha sonraları, web ortamının etkileşime açık bir ortam olması sağlandı. Kullanıcılar artık okudukları içerikleri beğenebiliyor, bu içerikler hakkında yorumlar yapabiliyor ve bu içerikleri başkaları ile paylaşabiliyordu. Sosyal Ağ platformları ile de kullanıcılar arası etkileşim iyice arttı. Son yıllarda hayatımıza giren akıllı cihazların artması ile birlikte, kullanıcıların akıllı cihazlar ile olan etkileşimi de arttı. Yani web dediğimiz şey basit bir modelden başladı, ve karmaşık bir model olmaya başladı. “Nesnelerin Interneti” dediğimiz kavram ile de, her cihaz internete bağlı bir varlık haline geldi. Nesne dediğimiz şey çok geniş bir yelpazede düşünülebilir: internete bağlı arabanız, ampulünüz, kapı kilidiniz, termometreniz, bebek monitörünüz, kameranız vb. Bu nesneleri telefon, tablet bilgisayar veya web üzerinden yönetebilmek mümkün. Örneğin, eve girmeden akıllı ampullerinizi uzaktan kontrol edip ışıkları açabilirsiniz. Ülkemizde bu tür cihazlar henüz çok yaygın değil, ama yavaş yavaş evlerimizdeki yerlerini almaya başlayacaklar. Tüm bunları neden mi anlattım? Tabii ki konuyu mahremiyete getirmek için! 🙂

Web ortamının bu karmaşık dünyası içerisinde kullanıcıların güvenliğini ve gizliliğini korumak da çok kolay değil. Akıllı cihaz dediğimiz şeyi alıyoruz ve en özelimiz içerisine sokuyoruz mesela evlerimize. Akıllı kamera sistemini düşünelim, evinizin her köşesi internet üzerinden izlenebiliyor olacak. Varsayalım ki kötü niyetli bir kullanıcı sisteme sızdı. Ne olacak? Eviniz bir anda “Biri Bizi Gözetliyor” evine dönecek, hem de ruhunuz dahi duymadan. Belki görüntüler kaydedilecek, başkaları ile paylaşılacak. Tatile çıktığınız zamanlar evinize hırsız girecek. Bu sadece yaşanabilecek senaryolardan bir tanesi. 2015 senesinden bir haberi hatırlarınız. Samsung’un ürettiği akıllı televizyonlar, kullanıcıların sesli konuşmalarını kaydediyordu. Bunun sebebi ise, televizyonun sesli komutlar ile çalışıyor olmasıydı. Örneğin, “Televizyonu Aç” komutunu anlaması için, konuşulan her şey kaydediliyordu şaka değil! Hatta, Samsung topladığı bu verileri başka bir şirketle paylaşıyordu.

Akıllı cihaz aldığınız veya alacağınız zaman, kendinize sormanız gereken birkaç soru var:

  1. Bu akıllı cihaz benim hangi verilerimi topluyor? Başka uygulamalar ile entegre olabiliyor mu? Alacağınız akıllı cihaz, her ne amaç için kullanılacaksa, bu amaca uygun verilerin toplanacağına emin olun. Bu cihaz üzerine yükleyeceğiniz başka uygulamalar da güvenlik açığı yaratabilir. Mesela telefonunuza yüklediğiniz bir fotoğraf uygulaması, telefon defterinize erişim istiyorsa, bu uygulamayı yüklemeyin! Akıllı cihazın hangi verilerinizi topladığından emin değilseniz uzak durun!
  2. Bu akıllı cihaz benim verilerimi kimlerle paylaşıyor? Cihazı üreten firma, bu verileri kendi saklayıp, bu verileri kendi kullanıyor olabilir. Veya Samsung örneğindeki gibi başka firmalar ile paylaşıyor olabilir. Unutmayın, verileriniz ne kadar çok paylaşılırsa daha da çok paylaşılmaya devam edecektir. Verilerin kimlerle paylaşıldığından emin değilseniz, üretici firma ile iletişime geçin. Belli başlı kurumlar bu bilgiyi zaten sizle paylaşır.
  3. Bu akıllı cihazın gizlilik politikası var mı? Garip ama bir çok akıllı cihazın güvenlik ve gizlilik konusunu önemsemediği biliniyor. Çünkü yeni bir alan ve yeni kurulan birçok şirket bu tür ürünleri bir an önce piyasaya sürmeye çalışıyor. Temkinli olmakta yarar var. Ucuz diye bilmediğiniz markaları hayatınızın bir parçası haline getirmeyin.

Nesnelerin Interneti dünyasında müthiş mahremiyet hikayeleri var. Onları da sonraki yazılarıma saklıyorum. Mahremiyetinizi kendi ellerinizle başkalarına vermeyin. Elimizde tek kalan şey bu, kıymetini bilin!..

Şubat 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Donmalı mı donmamalı mı? Yoksa hiç değişmemeli mi?

cryo1

2017’nin ilk yazısı, hayatta ikinci bir şansa sahip olma olanağı veren bir teknoloji hakkında olsun istedim. Öyle bir teknoloji ki insanlar bedenlerinin dondurulmasını talep edip, yüzyıllar sonra uyanmayı isteyebiliyor. Uzunca bir süre uyumak fena bir fikir değildir belki?

Bahsettiğim teknoloji, Cryonics projesinin bir parçası. Tabii insanlar durduk yerde dondurulmak istemiyor. İnsanların bu kararı almasındaki en önemli etken mevcut tıbbın bazı hastalıkların iyileştirilmesinde yetersiz kalması. Hastalığına çare bulamayan insanlar, dondurulmayı tercih ediyor. Böylece seneler sonra uyanabilirlerse, o zamanki koşullarda iyileşme ve hayatlarını sürdürme ihtimalleri var. Firmalarla anlaşma yapan yalnızca hastalar da değil tabii. Kimisi de geleceğin nasıl bir şey olacağını merak ettiği için dondurulmayı seçiyor. Bazı görüşlere göre nanoteknoloji o kadar ilerlemiş olacak ki, insanlar diledikleri yaşta uyanabilecekler. Artık bizden sonraki birkaç nesil böyle şeyleri görüyor olur. Dondurulan bedenler bir bir hayata dönerken gündem olur yahu! Bence bedenleri diriltirken dikkatli olsunlar. Olur ya belalı bir bedeni diriltirler, sonra da al başına belayı! İyilik yap kötülük bul demişler, temkinli olmak şart!

1967 yılında, 73 yaşındaki bir psikolog dondurulan ilk insan, hala uykuda kendisi. Ama o zamanlarda bu teknolojinin işe yarayıp yaramayacağı bilinmiyor. İlk somut deney ise, 1992 yılında California Üniversitesi’nde yapılıyor. Deney kapsamında, Dr. Paul Segal kendi köpeğini donduruyor ve 1-2 saat içerisinde tekrar hayata dönmesini sağlıyor. Burada önemli olan bir diğer soru, hayata döndükten sonra köpeğin davranışlarında bir gariplik olup olmayacağı. Segal’e göre, köpekte herhangi bir farklılık gözlenmemiş. Bu alanda çalışan bilim insanlarını en çok heyecanlandıran deney de bu sayılıyor. Bana kalırsa, Segal projenin devamını sağlamak için köpeğinde bir gariplik sezse de söylememiştir. Cryonics araştırmalarının sürdürülmesi için belki de yalan söyledi, hiç mi mümkün değil?!

Beden ölümü gerçekleştikten kısa bir süre sonra (ya da beden henüz canlıyken), Cryonics işlemlerine başlanması gerekiyor. Şimdi buradaki en kritik nokta, Cryonics işlemlerinin yapılacağı merkeze bedenin ulaştırılması. Bunun için dondurulmayı talep eden insanlar kolye ya da bilezik taşıyorlar ki acil bir durumda ne yapılması gerektiği bilinsin. Ölümün nerede, ne zaman geleceği belli değil ne de olsa.. Öncelikle beden buzlarla örtülüyor ve soğuk kalması sağlanıyor. Özellikle baş bölgesinin soğuk tutulması çok kritikmiş. Her şey yolunda gitti ve beden merkeze ulaştırıldıysa işlemler başlıyor. Vücuttaki kan çekilerek, yerine gliserol isimli donmayan bir kimyasal sıvı enjekte ediliyor. Vücut ısısı -50 derece seviyesine indikten sonra da, beden sıvı nitrojen dolu metal bir kabin içerisinde -196 derecede tutuluyor. Tüm bu işlemlerdeki amaç, bedendeki hücrelerin parçalanmasını engellemek. Bu işlemi gerçekleştiren birkaç firma var. Maliyetler de değişiyor. Mesela ABD kökenli ALCOR şirketi, tüm bedeni dondurma işlemi için 150 bin lira talep ediyor.

Cryonics için talep çok. Mesela, İngilitere’de 14 yaşında kanser hastası olan bir kız bu yöntem ile dondurulmayı talep etti. Yaşından ötürü aile izni alınması gerektiği için durum mahkemelik oldu. Kızın talepleri makuldu, henüz çok gençti ve üstelik yaşama ihtimali olmadığını da biliyordu. Cryonics, onun için bir umuttu. Aile kızlarının kararına saygı duydu, ve kızın ölümünden sonra bedeni Amerika’ya ulaştırıldı. Mahkemedeki yargıçlar da nasıl bir karar vermeleri gerektiğini bilememişler. Çünkü yasalar Cryonics ile ilgili maddeleri henüz içermiyor. Buradan çıkarılacak ders şu. Bilim ve teknolojideki ilerlemeler, hukuk cephesini de besliyor olmalı.

Bedavaya da dondursalar beni, sanırım istemem. Çünkü uyandığımda daha iyi bir Dünya bulacağımı zannetmiyorum… Unutmadan, 2017 hepimiz için güzel bir yıl olsun. Çok isteyince olur sözü tutar belki bu sefer!

Ocak 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Dünya’nın Yeni Kıtası: Ay

moon_and_earth_lroearthrise_frame_0

Gözümüzü yükseklere diktiğimiz doğrudur! Çünkü kendimizi anlamanın yolu, yükseklerde olan biteni anlamakten geçiyor.

Hayatın temposu içerisinde kaybolurken, içinde yaşadığımız evrenin mucizelerini de görmezden geliyoruz maalesef. Kendimizi çok önemli zannediyoruz, oysaki evren içerisinde varlığımızla yokluğumuz bir. Yaşam mücadelesi veren kaçıncı ırkız? Şu anda yok ettiğimiz Dünya, evrende çürüyen kaçıncı gezegen? Bilemiyoruz.. Bu kadar bilinmeyen içerisinde, evrenle ilgili gözlemleyebildiğimiz şeyler hoşumuza gidiyor. Mesela yıldızlar, mesela Ay..

Ay’ın hep bir büyüsü vardır. Çocukluğumdan beri bir dost gibidir Ay bana. Böyle yürürsün senle geliyor gibi olur. Arada bir suratını gördüm dersin heyecanlanırsın. Heyecanını arkadaşınla paylaşır, üstün bir performans sarf eder ve o suratı arkadaşının da görmesini sağlamaya çalışırsın. Bazen bakır bakır göz kırpar sana. Kısacası her haliyle mistik her haliyle güzeldir Ay. Bu hali yetmezmiş gibi değişik sıfatlar da kullanmaya başladık, mesela Süper Ay! 14 Kasım’da yaşanan Süper Ay, çok insanın dikkatini çekti. Bu terimleri kim buluyor ayrıca meraktayım. Ay’ı satıyor olsalar tam bir pazarlama stratejisi diyeceğim. Peki nedir bu Ay’ı bu kadar süper kılan?

Süper Ay’dan bahsetmek için olması gereken iki tane durum var: 1. Ay, Dünya’ya en yakın konumda olmalı. Ay’ın Dünya etrafında izlediği yörünge eliptik olduğu için, Ay kimi zaman Dünya’ya yakınken kimi zaman da daha uzak olabiliyor. 2. Tam Ay tutulması yaşanıyor olmalı. Yani, Dünya; Güneş ve Ay arasında konumlanarak, Ay’ın gölgede kalmasını sağlamalı. Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA) tarafından yapılan açıklamaya göre, en son 1948 yılında gözlemlenen Süper Ay, 2034 yılında tekrar ortaya çıkacakmış. Ay, Dünya’ya en yakın konumunda olduğu için, hem daha büyük hem de daha parlak görünüyor. Bu tür farklılıkları çıplak gözle pek farketmiyor oluruz tabii.

Gerçek şu ki, Ay’ın zaten süper özellikleri var. Bir kere Güneş sisteminde yer alan gezegenler ve nesneleri daha iyi anlayabilmek için, Ay hakkındaki bilgilerimizden faydalanıyoruz. NASA tarafından gönderilen, LRO (Lunar Reconnaissance Orbiter) uzay aracı Ay’ın yüzeyini taramak için yedi yıldır yüksek çözünürlüklü fotoğraflar çekiyor. Bilindiği üzere, Ay yüzeyine çarpan göktaşları ve kuyrukluyıldızlar yüzünden, Ay yüzeyinde kraterler oluşmuş durumda. Dolayısıyla çekilen fotoğraflardaki krater örnekleri incelenerek, Ay’ın yaşı tahmin edilmeye çalışılıyor. Bu bilgiler ışığında, diğer gezegenlerin de yaşlarını tahmin etmek mümkün oluyor.

Hepimizin kafasında, Dünya’nın meşhur bir fotoğrafı var. Aralık 1972’de, Apollo 17 uzay aracı Dünya’nın görüntüsünü 45.000 km mesafeden almayı başarmıştı. Aralık 2015’te, LRO uzay aracı tarafından çekilen Dünya fotoğrafı da benzer görüntülere ulaşmamızı sağlamıştı. Kısacası bu tür uzay araçları bizim uzaydaki gözlerimiz. Ay yüzeyinden topladıkları verileri bize gönderiyorlar. Gözlemlenen ısı haritaları nasıldır? Bir sonraki uzay aracı (insanlı veya insansız) hangi noktalara iniş yapmalıdır? Gönderilen veriler sayesinde, bu tür soruları günümüzde cevaplayabiliyoruz. “Ay’ı, Dünya’nın bir kıtası gibi düşünmeyi isterim”, diyor NASA’da araştırmaları sürdüren Dr. Noah Petro. Çünkü Petro, Dünya’yı anlamak için önce Ay’ı anlamak gerektiğini vurguluyor.

Dünya üzerinden Ay’ı gözlüyor, Ay üzerinden Dünya’yı gözlüyor ve büyüleniyoruz. Evren her nasıl yaratılmış ise, bir sanat eseri olduğı kesin. Haydi uzayda asılı kalmış mavi küremiz içerisinde yaşam savaşımızı sürdürmeye devam edelim!

Aralık 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Selam Marslı, biz dost falan değiliz!

mars

Artık evrende yalnız olmadığımızı biliyoruz. Evrende küçücük bir nokta içinde yaşamaya çalışıyoruz. Daha başka gezegenler varsa, neden Dünya tek seçeneğimiz olsun? Belki de kendimize yaşayacak başka bir gezegen daha bulma vakti geldi!

2024 yılı için öngörülen öyle bir plan var ki ondan konuşalım. ABD’de uzay araştırmalarını yürüten SpaceX diye bir şirket var. 27 Eylül 2016’da düzenlenen Uluslararası Uzay Bilimi konferansında SpaceX şirketinin kurucusu Elon Musk, 2024 yılında Mars’a insan taşıyan ilk uzay aracının yola çıkacağını duyurdu. Yani, Mars’ın insanlaşma süreci başlamak üzere. Ve öngörülen tarih de bundan 8 sene sonrası. Kulağa çok garip geliyor değil mi?

Tabii akla gelen ilk soru neden bu talihli(!) Mars da başka bir gezegen değil. Canlıların yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan en önemli şey suyun varlığı. Mars üzerinde katı durumda su olduğu biliniyor. Ayrıca, burada Dünya üzerinde olduğu gibi ılıman bir iklim olduğu düşünülüyor. Güneş’e olan yakınlığı sayesinde ise bu gezegen üzerinde enerji üretimi de mümkün. Enerji üretimi için, güneş panelleri kullanımı bir seçenek. Tüm bu koşullar ve çok daha fazlası, Mars’ı yaşamaya elverişli bir gezegen haline getiriyor. Kısacası Mars, Dünya’ya benzer bir yapıya sahip. Tüm bu bilgiler kurgu değil. NASA, uzun senelerdir çeşitli araçlar vasıtasıyla Mars üzerindeki kaya örneklerini inceliyor. Hatta daha ilginç bilgiler de ortaya çıkıyor. Mesela, Dünya üzerinde henüz oksijene rastlanmamışken, 4 milyar yıl önce Mars atmosferinde oksijen varmış. Oksijen demek, hayata elverişli bir ortam demek. Bazı teorilere göre, hayat Mars üzerinde başlamış olabilirmiş. Yani Mars’tan Dünya’ya gelen göktaşı parçaları sayesinde, Dünya yoktan var olmuş denebilir.

Yolculuk vakti kaptan! Mars’a gitmek öyle düşündüğünüz kadar kolay değil. Öncelikle yolculuk 80 gün sürecekmiş. Başlangıçta, maliyet 10 milyar dolarcık kadar. Tabii zamanla yolculuk sırası da kısalacak, bilet fiyatları da düşecek. Biletler kapış kapış gidecek elbet, pek de pahalı değil alt tarafı 200 bin dolara kadar düşecek! 100 yıl içerisinde ise, orada yaşayacak insan sayısının 1 milyon civarında olacağı tahmin ediliyor. Maliyeti bu seviyelere düşürmek pek de kolay değilmiş. Elon Musk, çözülmesi gereken problemleri bir bir ele alıyor. Mesela bunlardan en önemlisi, uzay aracının tekrar tekrar kullanılabilmesini sağlamak. Araç tek kullanımlık olduğu zaman tabii maliyet de çok yüksek oluyor. Mars üzerinde yakıt üretebilmek ikinci önemli unsur. Dünya’dan, dönüş için de yakıt taşıyor olmak maliyeti arttırıyormuş maalesef. Üçüncü unsur, uzay aracının tüketeceği yakıt tipi. Mars üzerinde üretilebilen ve maliyeti az olan yakıtların kullanımı gündemde. Ve daha birçok düşünülen ve düşünülmeyen unsur…

Peki kahramanlarımızı 80 gün boyunca ne bekliyor? Bu sorunun cevabı yok. O ilk uzay aracına binen insanların başına neler gelecek kimse kestiremiyor. Bu bir ölüm yolculuğu da olabilir, bu yüzden ölmeye hazır olan kişilerin bu yolculuğa aday olabileceğinin altı çiziliyor. Başlarda çocukların gitmesine de izin verilmeyecekmiş. Böyle bir heyecana insan nasıl hazır olabilir ki? Önce insan neden hayatını riske atsın ki diyorum. Düşününce hayatımız aslında her gün risk altında. Her gün ölüm yaşam çizgisi üzerinde ileri geri hareket ediyoruz. Bu yüzden, ölüme hazırsan gel demek belki de çok absürd değildir… Elon Musk, Mars’a ilk gidenlerden olmayacağım demiş. Malum aksilikler olursa, çözmek üzere kendisi burada yer almalıymış. Yani Elon diyor ki, uzay aracını yaparım, istersen bin git ama ölürsen de sorumlusu sensin.

İnsanlık çok gezegenli bir hale gelmeli mi? Bence gelmesin. Bunca kötülüğün yaşandığı Dünya yok olup gitsin. Milyarlarca yıl sonra, başka canlılar da hayatın izlerini farklı gezegenlerde aramaya başlarlar. Aman bizimkinden uzak dursunlar, biz dost falan değiliz…

Kasım 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Alzheimer’a dur demek mümkün mü?

alzheimers

Günümüzün en bela hastalıklarından bir tanesi Alzheimer. Genellikle 65 yaş üzeri insanlarda görülen bu hastalık, unutkanlığa sebep oluyor. Hasta kişi, günlük aktivitelerini yerine getirmekte güçlük çekiyor, kimi zaman düşünmek konuşmak bile imkansız hale gelebiliyor. Alzheimer, çeşitli nedenlerde ortaya çıkabiliyor. Bunlar arasında genetik faktörler, beyin hücrelerinde azalma, beyindeki proteinlerin sayısında artma gibi çeşitli nedenleri saymak mümkün. Alzheimer teşhisi konan bir hastanın bu hastalıktan kurtulması bugünün koşullarında imkansız. En fazla yapılabilen hastalığın ilerlemesini durdurmak. Bunu da küçümsememek lazım çünkü hasta kişinin yaşam kalitesini arttırmak da çok önemli. Hastalık böyle mühim olunca, bilim insanları da boş durmuyor elbet. Hastalığa çare olabilecek ilaçları geliştirebilmek için canla başla çalışıyorlar. Ağustos sonunda Nature dergisinde yayımlanan bir makaleye* göre, Alzheimer teşhisi konmadan önce bu hastalığın oluşumunu engellemek mümkün olabilirmiş. Heyecan doruktayken, gelelim makalenin detaylarına..

Alzheimer hastalarının, normal insanlara göre farklı bir beyin yapısı var. Buna göre, Alzheimer hastalarınının beyinlerinde protein kümeleri bulunmakta. Bu protein kümeleri, beynin düzgün çalışmasını engelliyor. Bilim insanlarının hedefi ise, bu protein kümelerinden kurtulmayı başarabilmek. Bunun için, araştırmacılar öncelikle Alzheimer hastası olmayan yaşlıların beyin yapılarını inceliyor. Buldukları bir proteinin, sağlıklı yaşlılarda bağışıklık sistemini güçlendirdiğini fark ediyorlar. Araştırmada yaptıkları ise, bu proteini taklit eden bir ilaç geliştirmek. Böylece, bu ilacı kullanan kişilerde, beyinde bulunan protein kümelerini yok etmek hedefleniyor.

Medikal araştırmaları yürütmek çok zor, çünkü insanlar üzerinde test edilmeden bir ilacın başarısından söz etmek imkansız. Denekler kendi rızaları ile bu araştırmaya katılmaya gönüllü oluyorlar. Araştırma düzgün ilerlemezse, deneklerin ölme riski tabii ki var. Bunu ameliyata girmeden imzalanan evraklar gibi düşünmek lazım. Ameliyatta nasıl ki işler ters giderse sorumlu sizseniz, araştırma boyunca başınıza gelecek her şey de sizin sorumluluğunuzda. Bu araştırma kapsamında, 165 hasta seçilmiş. Her hasta, aylık olarak belirli dozlarda ilacı kullanıyor. Tüm hastaların beyin görüntüleri inceleniyor, ve protein kümelerinin azaldığı gözlemleniyor. İlacın dozu ne kadar fazla ise, protein kümelerinin azalması da o denli fazla oluyor. İlacın yan etkileri de yok değil. Alzheimer hastalığına bağlı genlere sahip bazı hastaların beyninde, sıvı dolu keseciklerin oluşumu tespit ediliyor. Bu keseciklerin, felç ve beyin kanaması riskini arttırdığı biliniyor. Araştırmacılar, kullanılan ilacın dozunu ayarlayarak bu keseciklerin oluşumunu azaltmanın mümkün olduğunu savunuyor. İlacın başarılı olup olmadığını konuşmak için henüz erken, çünkü araştırma küçük ölçekli bir deney olarak yürütülüyor. Daha fazla deney yapılarak, ilacın yan etkilerinin iyice test edilmesi gerekiyor.

Merak edilen sorulardan bir tanesi de, protein kümelerinin yok edilmesi sayesinde beyinsel işlevlerde artış olup olmayacağı. Bu sorunun yanıtlanabilmesi için de, araştırmacılar geniş çaplı araştırmalar yapılması gereğini dile getiriyor. Geniş çaplı araştırmalar, daha çok insanı denek olarak kullanmak demek tabii… Peki mevcut durumda bu ilaç nasıl kullanılabilir? Beyin henüz işlevlerini kaybetmemişken, beyninde protein kümeleri gözlemlenen bir kişi üzerinde bu ilaç faydalı olabilir. Çünkü kişinin ileride Alzheimer hastalığına yakalanma riski de azaltılmış olur. Risk hep var, çünkü diğer faktörleri kontrol etmek henüz mümkün değil.

Bilim insanları, beynin pasını atmak için çalışmalara devam ediyor. Bir 50 yıl sonrasında bu tür hastalıklara çare bulunmuş olacak, ve yeni hastalıklara karşı mücadele başlayacak. Ey hayat!

* Jeff Sevigny vd., The antibody aducanumab reduces Aβ plaques in Alzheimer’s disease, Nature 537, 50–56 (01 Eylül 2016)

Ekim 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Hiçbir şey sonsuza dek gizli kalmaz!

kapak

Bilim, öyle bir hızla ilerliyor ki takip etmesi de pek kolay değil. Bilimsel makaleleri okumak en güzel kaynak. Her insanın bilimsel makalelere erişim yetkisi maalesef ki yok. Hoş herkesin erişimi dahi olsa, bu makaleleri anlamak için bir birikimin olması şart. Fakat üzülmeyin, birçok kaliteli yayına erişim mümkün. Scientific Reports isimli herkesin erişimine açık, bilimsel bir dergi var. Bu dergiye çevrimiçi ulaşılıyor, böylece bilimsel çalışmaları takip etmek de mümkün.

Makaleler arasında seyahat ederken, karşıma enteresan bir çalışma çıktı. Bilim ve sanatı buluşturan bu çalışmada, ünlü Fransız ressam Edgar Degas’nın eseri incelenmiş ve eser içerisinde “gizli” kadın portresi ortaya çıkarılmış. Degas’yı severim, empresyonism akımının kurucularından sayılır. Birkaç eserini de müzelerde görme şansına sahip olmuştum. Degas bir bilimsel makalede incelenir ve ben bu çalışmayı yazmaz mıyım! Gelelim detaylara…

Ressamları az çok biliriz. Tuvaller onların karalama defteridir. Yeni bir çalışmaya başlamadan, ressamlar yeni bir tuval kullanabilir veya eski bir tuvali değerlendirmeyi seçebilir. İkinci seçenek için ise, ressamlar çoğu zaman tuvali bir boya ile kapatır ve kendilerine bir çalışma zemini oluştururlar. Tuvali boya ile kaplamadan da çalışmayı seçen ressamlar var. Mesela Edgar Degas’nın, 1870’de bitirdiği “Bir Kadının Portresi” isimli çalışması enteresan. Bu eser, 1937 senesinde Melbourne şehrinde bulunan Victoria Ulusal Galerisi’ne getiriliyor. Kimi sanat eleştirmeni eserin Degas’nın sanatını çok iyi gösterdiğini savunurken, kimisi de portre üzerindeki renk değişimlerini beğenmiyor. Bu renk değişimlerinin 1922 yılından itibaren başladığı biliniyor. Tabii bu tarihte, eleştirmenler portrenin gizemini bilmiyor 🙂 Sonraki yıllarda anlaşılıyor ki, Degas, başka bir kadın portresi üzerinde çalışırken işi yarım bırakmış, tuvalini ters çevirip yeni çalışması için kullanmış. Zaman içerisinde, resim üzerinde renkler bozulmaya başlamış
böylece eski kadın portresi kendini belli etmeye başlamış. Eh yeni sorular da beraberinde gelmiş. Eski kadın portresi ne zaman çizilmişti? Peki bu gizli portre kime aitti? O zamanlar mevcut teknoloji bu soruları yanıtlamak için yeterli olmamış. Kızılötesi fotoğraf tekniği ile esere bakıldığında, gizli portrenin 1860 yılında çizilmiş olduğu ileri sürülmüş. Bir diğer soru da, Degas eski portreyi çizmekten neden vazgeçmişti? Böylesi bir soruyu bilim yanıtlayamaz tabii 🙂 Belki sanat tarihçileri devreye girebilir bu noktada…

sekil1
Degas’nın Gizli Portresi

Ağustos 2016’da, Scientific Reports’da yayımlanan makalede, araştırmacılar geliştirdikleri cihaz sayesinde “Bir Kadının Portresi” tablosunun gizemini de çözmeyi başarmış. Araştırmacılar, parçacık hızlandırıcısından elde edilen X-ışınlarını kullanarak görüntü elde eden bir cihaz (Maia detektörü) geliştirmişler. Bu cihazı, yüksek çözünürlüklü görüntü elde edebilen bir tarayıcı olarak düşünebiliriz. Maia detektörü, Degas’ın eserinin 2mm üzerine yerleştiriliyor ve 33 saat süren tarama sonunda 31 megapiksellik dijital bir görüntü elde ediliyor (günümüz dijital kameralarında böyle bir çözünürlüğü elde etmek mümkün değil!). Ayrıca buradaki tarama işlemi çok riskli, çünkü esere zarar gelmemesi gerekiyor. Yani, eser üzerindeki her bir noktanın saniyeden daha kısa bir süre radyasyona maruz kalması gerekiyor. Neyse ki bu zorlu tarama işlemi sorunsuz bir şekilde yapılıyor. Elde edilen dijital görüntünün renkleri üzerinde oynamalar yapılarak, gizli portrenin kime ait olduğu da ortaya çıkarılıyor (solda). Bunun için, Degas’nın eski resimlerinde kullandığı modeller inceleniyor ve gizli portrenin Emma Dobigny’ye ait olduğu ileri sürülüyor.

Bilim biraz da böyle heyecanlı bir şey. Önce bir ihtiyaç doğuyor, mevcut teknoloji bu ihtiyacı karşılamaya yetmiyor. Sonra öyle bir zaman geliyor ki, teknoloji bu ihtiyacı karşılamak için yeterince gelişmiş oluyor. İşte bu noktada, daha önce cevapsız kalan sorular bir bir yanıtlanmaya başlıyor. Yani uzun vadede, hiçbir soru cevapsız kalmıyor! Biz insanlar gelip geçiciyiz, ama bilimin cevaplandıracağı sorular ölümsüz…

Eylül 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Gerçeklik az geldi, yok mu artıran?

pokemon

Artırılmış Gerçeklik (AR – Augmented Reality), algıladığımız gerçek dünyanın dijital verilerle zenginleştirilmesi anlamına geliyor. Diğer bir deyişle, teknoloji sayesinde gerçek dünyayı daha zengin bir şekilde algılayabiliyoruz. Bu teknoloji çeşitli şekillerde (kask, gözlük, tablet vb.) karşımıza çıkabiliyor. Son kullanıcılara en çok hitap eden teknoloji türü tabii ki akıllı telefonlar. Telefonlardaki kameralar, AR uygulamalarının gerçek dünyadaki gözleri. Bir mekana gittiğiniz zaman, ilginizi çeken bir nesne hakkında bilgi almak istiyorsunuz diyelim. Telefonunuzun kamerasını açarak nesne üzerine odaklandığınız takdirde tüm bilgileri ekran üzerinde görebilirsiniz. Bir başka güzel AR uygulaması Google Translate. Yabancı bir ülkede, bilmediğiniz bir dille karşı karşıya kaldığınız zaman bu uygulama en büyük kurtarıcınız olabilir. Çevirisi yapılacak metni kamera ile görüntülerken, uygulama sizin için gerçek zamanlı çeviriyi yapıyor. Hem de bu işi yapmak için internet bağlantınız olmasına da gerek yok. AR uygulamaları saymakla bitmez. Ama insanların en çok ilgisini çeken kısım tabii ki oyunlar. AR sayesinde, gerçek dünya ve sanal dünya iç içe girerek, oyuncu deneyimi üst seviyelere çıkıyor.

Çok popüler olan bir oyundan bahsetmek istiyorum şimdi de, Pokemon Go. Duymayanınız kalmamıştır sanırım. Annem soruyor nedir bu Pokemon mevzusu diye. Pokemon, Japonlar tarafından geliştirilen bir oyun ve anime (japon çizgi filmi) serisi. Bu seride, Pokemon canlıları, Pokemon eğitmenleri tarafından yakalanıyor. Amaç en güçlü Pokemon eğitmenine dönüşmek, ve güçlü bir takım kurmak. Pokemon Go oyununda ise oyuncular birer Pokemon eğitmeni. Gerçek dünyada karşılarına çıkan Pokemon’ları yakalayarak güçlenmeye çalışıyorlar. Oyun sözde obeziteye karşıymış. İnsanlar Pokemon yakalama uğruna hareket ediyorlarmış! Vallahi insanlar neden bu oyunu yükler, ve Pokemon yakalamaya çalışır inanın hiçbir fikrim yok. Ama Dünya çıldırmış bir şekilde bu oyunla meşgul. Sanırım insanlar gündemden uzaklaşmanın bir yolunu buldular…

Pokemon Go hikayelerini toplasak kitap olur. Türkiye’de bir kişi Pokemon yakalamak için polis karakolunun önüne gidiyor. Kamerasını açıyor, tam Pokemon’u yakalıyorum derken gözaltına alınıyor. Sonrasında karakolun fotoğraflarını çekmediğini, bir oyun için kamerasını açtığını anlatmaya çalışıyor polislere. Bir diğer hikaye de üniversiteden. Üniversite hocalarından bir tanesi başından geçen trajikomik olayı sosyal medyada paylaşmış. Anlatılana göre, hoca arabasıyla üniversiteye gidiyor ve arabasından inmeye hazırlanıyor. Tam o sırada arkadan kendisine doğru uzanan bir kolu fark ediyor. İstemsiz olarak kola vuruyor, ve tam o sırada yere bir cisim düşüyor. Korku filmi sahnesi gibi görünse de olayın aslı çok komik. Hocaya doğru yaklaşmakta olan kişinin tek amacı, hocanın sol omzunda gördüğü pokemonu yakalayabilmek. Öğrenci durumu hocaya anlatmaya çalışsa da, hoca hiçbir anlatılana anlam veremiyor. Derse girdiği zaman öğrencileri durumu hocaya izah ediyorlar ve olay çözülüyor 🙂

AR uygulamalarına sevinelim mi üzülelim mi bilemiyorum. Sosyal medya çılgınlığı almış başını giderken, zaten hepimiz telefon ekranlarına yapışan birer birey olduk. Şimdi de bir taraftan araba kullanırken bir taraftan Pokemon yakalamaya çalışan insanlarla uğraşmalıyız. Yolda kamerasını açıp her yeri tarayan insanlarla da boğuşmalıyız. İşin eğlence tarafı güzel de, ya güvenlik tarafı ne olacak? Bu çekilen görüntülerin ne olduğu hakkında bir bilgimiz var mı? Evinizin içinde Pokemon var mı diye evinizin her köşesini görüntülemek sizi korkutmaz mı? İnsanlardan toplanan tüm bu veriler kimlere satılacak? Bu verilerden ne tür bilgiler elde edilebilir biliyor muyuz? Mesela adım adım konum bilginizi paylaşmış olacaksınız, rahatsız edici değil mi?

Teknoloji iyi güzel de, güvenliğinizi benliğinizi kimliğinizi açık etmeye değmez…

Ağustos 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Yazılımınız nasıl olsun? Açık mı, kapalı mı?!

121212_2_openswissknife

Elektronik araçları çeşitli ortamlarda çeşitli görevleri yerine getirmek için kullanıyoruz. Örneğin, Ayşe bilgisayarını açıp dizi izlemek istiyor. Bunu yapabilmesi için öncelikle bu görevi yerine getirecek bir program yüklüyor. Ardından, bu program sayesinde dizisini izliyor. Bir süre sonra bir uyarı ile karşı karşıya kalıyor. Meğerse yazılım güncellemesi gelmiş, onu yüklemesi gerekiyormuş. Yazılım, bu programın çalışmasını sağlayan altyapı. Bu altyapı güncellendikçe, program daha verimli çalışabilir. Peki bir yazılımın açık ya da kapalı olması ne anlama gelir?

Bir yazılımın açık kaynaklı olması, o yazılımın detaylarının herkesle paylaşılması anlamına gelir. Yani diyelim siz bir programcısınız. Bir yazılım yüklediniz ve diyorsunuz ki: “Ne şahane yazılım, keşke şu özelliği de destekleseydi.”. Eğer yüklediğiniz yazılım açık kaynaklı ise, yazılımı dilediğiniz şekilde değiştirip kullanmaya devam edebilirsiniz. Hatta değiştirmekle kalmayıp, bu yeni versiyonu herkes ile paylaşabilirsiniz. Sizin gibi başkaları da bu yazılıma yeni özellikler ekleyebilir veya yazılım içerisindeki hataların giderilmesinde tek bir vücut olarak çalışabilir. İlla programcı olmanız gerekmiyor. “Şu özellik olsa ne güzel olur” derseniz, ve başkaları da fikrinizi beğenirse; bir programcı çıkıp istediğiniz özelliği sizin için ekleyebilir. Aynı şekilde, “Şurası çalışmıyor, hatalı” derseniz, biri çıkar ve hatayı giderir. Yani açık kaynaklı yazılım, kollektif bir çalışmanın sonucudur, tek bir kuruma değil herkese aittir!

Kapalı yazılım ise, yazılımın detaylarının gizlendiği durumdur. Örneğin, çok insan tarafından kullanılan Windows işletim sistemi, Photoshop programı gibi yazılımlar kapalı yazılımlardır. Kullanıcılar, bu tür yazılımları kullanmak için lisans satın almak durumundadır. Eskiden Windows işletim sistemi için, ekstra lisans parası ödenerek kurulum yapılması istenirdi. Son yıllarda, yeni bir bilgisayar aldığınız zaman, Windows işletim sistemi kurulu olarak geliyor. Yani satın aldığınız bilgisayar fiyatına, Windows lisansı da dahil! Çok nadir de olsa, işletim sistemi kurulu olmayan boş bilgisayarları satın almak da mümkün. Neden işletim sistemsiz bir bilgisayar alayım ki dediğinizi duyar gibiyim 🙂 Çünkü açık kaynaklı işletim sistemlerini kullanmak mümkün! Bunların en meşhuru, Linux tabanlı işletim sistemleri. Bu tür işletim sistemlerinde, Windows’ta kullanmaya alışık olduğunuz programların çoğunun muadilleri var. Zaten kullanıcıların kullandığı birçok programın Windows, Mac ve Linux destekleri mevcut. Mesela Mozilla Firefox en çok kullanılan tarayıcılardan biri ve açık kaynak kodlu bir yazılım. Linux tabanlı işletim sistemlerinin en güzel yanı güvenilir olmasıdır. Virüslerle boğuşmanıza gerek kalmaz. Hızlı sistemlerdir, programların açılmasını uzun süre beklemezsiniz. Bilgisayarınızın donanımını verimli bir şekilde kullanırlar. Örneğin, eski bir bilgisayarınız var ve çok yavaş çalışıyor. Hemen Linux tabanlı bir işletim sistemi kurmanızı öneririm. Performanstaki artışı çok net bir şekilde göreceksiniz. Benim önereceğim sistem kesinlikle Ubuntu işletim sistemidir. Ubuntu’nun türkçe dokümantasyonu da mevcut. Mesela Ubuntu sistemini cihazınıza kurmadan cihazınız üzerinde test edebilir, ve hoşunuza giderse yükleme aşamasına geçebilirsiniz. Biraz araştırma ile bu işin altından kalkabilirsiniz, merak etmeyin çok da zor değil. Ben bilgisayar mühendisi olunca, bizim evde bilgisayar dertleri asla bitmez. Birkaç senedir annem ve babamdan duyduğum sorun hep aynı. “Virüs girdi şuna bir format at!”. Bu cümleyi duymaktan o kadar sıkıldım ki, bilgisayarlara Ubuntu kurmaya karar verdim. Annem ve babam o kadar rahat kullanıyorlar ki ne yapmaları gerektiğini anlatmama gerek bile kalmadı. Artık diyaloglarımız değişti. Yeni bir bilgisayar söz konusu ise, yeni cümlemiz: “Bunda Windows var çok yavaş, şuna bir Ubuntu yüklesene”. Yani anlayacağınız ailem benimle beraber trendleri takip etmeye başladı.

Açık kaynaklı yazılımları desteklemeliyiz. Biliyorum çoğunuz korsan işletim sistemleri, programlar kullanıyorsanız. Korsan yazılımlar güvenilir değil, ve siz farkında olmadan birçok bilginiz ele geçiriliyor olabilir. Açık kaynaklı yazılımlar güvenlidir! Çünkü Dünya üzerinde birçok yazılımcı açık kaynak projelerine destek verir ve böylece yazılımlarda mevcut olan güvenlik açıkları hemen giderilir.

Temmuz 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Benimkisi Bir Akademik Faaliyet Hikayesi

aamas2016-masthead-large-5_0

“Güzel araştırma yapmayı başarmak demek, akademik yayınlarla kendinizi dünyaya göstermek demektir.”

Geçen ayki yazımda, akademik hayatı biraz özetlemeye çalışmıştım. Türkiye koşullarında, akademisyen olmanın çok da kolay olmadığını dile getirmiştim. Tüm iş yükünü bir kenara bırakacak olursak, araştırma yapmak şahsen en çok keyif aldığım kısım. Güzel araştırma yapmayı başarmak demek, akademik yayınlarla kendinizi dünyaya göstermek demektir. Yakın zamanda yaptığım yayınlar sayesinde, en önemli yapay zeka konferanslarından biri olan AAMAS (Autonomous Agents & Multiagent Systems) konferansına katılma şansı buldum. Bu ayki yazımda da, bu konferans hakkındaki izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle yapay zeka nedir ve AAMAS nasıl bir konferanstır biraz bunlardan bahsedelim. İnsanı insan yapan en önemli özelliklerden biri, düşünebiliyor olması ve kendi kendine kararlar alabiliyor olmasıdır. Yapay zeka sayesinde bu özellikleri makinelere yüklemeye çalışıyoruz. Bunun için de, akıllı yazılımlar oluşturuyoruz. Etmenler (agent), bu tür akıllı yazılımlara örnek. İnsan kontrolünde olmaksızın, etmenler kendi kendilerine karar verebilir ve belirli eylemlerde bulunabilirler. İnsanlar, kimi zaman başkalarının fikirleri doğrultusunda bir karara varırlar. Dolayısıyla, başka etmenler ile iletişim haline geçerek bir karar vermek önemlidir, ve bu da “Çok Etmenli Sistemler” ile mümkündür. AAMAS kapsamında bir çok alt başlık ele alınıyor ve gerçek hayat problemleri simüle edilerek, çok etmenli sistemler ile çözülmeye çalışılıyor. Etmenler nasıl koordine olurlar? İnsanlar arası güven kavramı nasıl modellenir? Etmenler aralarında nasıl iletişim kurar ve ortak bir karar alırlar? Bu kararlar, insanların aldığı kararlar ile ne kadar örtüşür? Daha birçok soru, konferans kapsamında irdeleniyor.

Bu sene ondördüncüsü düzenlenen AAMAS konferansı, Mayıs ayında Singapur’da gerçekleşti. Her sene farklı bir lokasyonda gerçekleşen bu konferans; Avrupa, Amerika ve Uzakdoğu’dan birçok araştırmacıyı bir araya getiriyor. Bu konferansta, sosyal ağlarda mahremiyet ihlalleri konusunda yaptığımız çalışmaları sunma fırsatı buldum. Bu oyunda biz de varız demenin yolu sunum yapmaktan geçiyor. Başka araştırmacılardan geri dönüşler almak önemli. Çünkü bazen insan yaptığı işin içine o kadar çok giriyor ki, önemli detayları ya da irdelenmemiş değişik noktaları gözden kaçırabiliyor. Böyle zamanlarda bir başkası yorum yapınca, daha önce farkına varmadığınız noktalar da ortaya çıkıveriyor. Böylece yapılan araştırmalar geliştirilerek daha iyi bir duruma gelebiliyor.

Konferanslar benim için her zaman heyecan verici, yeni insanlar, taze fikirler… Bir taraftan sunumları izleyip yeni bilgiler edinirken, diğer taraftan kahve molalarında, öğle ve akşam yemeklerinde bir araya geldiğiniz araştırmacılar ile konuşmak mümkün. Konferanslar, değişik ülkelerde ve şehirlerde gerçekleştiği için, her yeni konferans Dünya üzerinde yeni bir yer keşfetmenin de anahtarı oluyor. Doğruyu söylemek gerekirse, bu durum akademisyenler için de bir tür motivasyon. Araştırma yap, yayın çıkar, konferansa git, yeni insanlarla tanış, araştırma yap, yayın çıkar .. diye döngümüz sürer gider. Ve biz bu döngüyü çok seviyoruz 🙂

Unutmadan söyleyelim. Geçen sene AAMAS konferansını İstanbul’da gerçekleştirmiştik. Herkesin aklında kalan bir konferans düzenlemiş olmanın haklı gururunu tabii ki yaşadık ve hala da yaşıyoruz.

Haziran 2016 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.