Yaz yaz yaz, kaç kaç kaç!

Üniversitede çalışmak hep güzel güzel diyorum da, zorlukları yok değil. Araştırma süresince birçok yeni yayın yapma imkanı doğuyor. Ama yazmak o kadar da kolay bir iş değil. Yayın yapmak da bu işin doğasında var… Yani kimse bizi bu yola girmeden kandırmadı, o yüzden söylenmiyorum! 🙂

Yazmak neden zor peki? Baştan sona mantıklı bir içerik oluşturmak gerekiyor, ve bunun için de uzun saatler. Öncelikle yaptığınız araştırma neden enteresan bunu iyi anlatmak gerekiyor. Daha sonra bu enteresan problemi nasıl ele aldığınızı ve çözdüğünüzü anlatmak lazım. Ve tabii ki orijinallik önemli, daha önce yapılan bir işi tekrar yapmanın kimseye faydası yok. Aksine daha önce yapılan bir çalışmayı ele alıp bir adım ötesine taşıyabilmek önemli. Yoksa bilim yerinde sayardı değil mi?

Bilim dünyası biraz acımasız. Süper bir çalışma yaptınız belki, ama yaptığınız çalışma kimseler tarafından görülmeyebilir. Bir taşı okyanusa fırlatıyorsunuz, bekliyorsunuz ki yarattığı dalgalar bir yere ulaşsın. Bazen seneler sonrasında yaptığınız çalışma değer görüyor, kimi zaman da unutulup gidiyor. Biraz ısrarcı olup güzel fikirlerin peşini bırakmamak, fikirlere küsmemek ve yola devam etmek gerekiyor. Sabır işi evet…

Konferans ve çalıştaylara makale göndermek biraz stresli oluyor. Her alanın kendine ait çeşitli konferansları oluyor, ve her sene ya da birkaç senede bir düzenli olarak bu konferanslar değişik ülkelerde organize ediliyor. Konferansların kendine ait bir takvimi oluyor, ve belli bir tarihe kadar makaleleri göndermek gerekiyor. Bu tarihe ne kadar yakınsanız, stres kat sayısı da bir o kadar fazla oluyor 🙂 Ben bu tarihleri seviyorum, çünkü yaptığım işleri nereye göndermek istediğimi görüyor ve işleri ona göre planlamaya çalışıyorum. Tabii ki her zaman her şey planlandığı gibi gitmiyor, ama en azından çalışmaların yürümesi için iyi bir motivasyon oluyor. Mesela her sene yapmayı sevdiğim şeylerden biri, X konferansı bu sene nerede düzenleniyor diye araştırmak. Yeni bir ülke, şehir, kültür bunlar da motive olmanın unsurları…

Bir İstanbul Kaçamağı
Mayıs ayında ben de çılgın bir yayın sürecinden çıktım. Gece gündüz demeden birkaç makale paralelde çalışınca biraz devrelerim yandı. Böylesi yoğun bir tempo sonrasında da insan kendini kocaman bir boşlukta buluyor. Ben böyle dönemlerin arkasına hemen bir tatil sıkıştırıyorum! “Çok çalıştım, hakkımdır”, diyerek kendimi biraz şımartıyorum evet! Neyse ki ay ortasında bir İstanbul planı vardı. Yeğenimin vaftizi dolayısıyla bir kaçamak yapabildim ve çok iyi geldi tabii ki. Her ne olursa olsun tüm ailenin bir araya gelebildiği bu özel anların kıymetini bilmek lazım. Ne de olsa aile işte, seçmiyorsun ama farklı bir bağ var ve bir şekilde sana kendini iyi hissettiriyor.

İstanbul’a yabancılaşacak kadar yurt dışında yaşamadım henüz. Yine de bazı şeyler, yerler, yüzler anlamını çoktan yitirmiş bile. Bir şeylerin hoşumuza gitmesi aslında sevdiğimiz insanlara çok bağlı. Eksiksen ne yediğin yemeğin tadını alıyorsun, ne de içinde bulunduğun anın keyfini sürüyorsun. Sonra yeni insanlar sokmuşsun hayatına artık, onların olmaması da seni eksik hissettiriyor. Öyle bir döngü ki sanki eksiklik üzerine kurulmuş, ne yaparsan yap hep eksiksin 🙂

Azınlık olarak doğduğumuz andan itibaren, aidiyet duygusundan mahrumuz, eksik doğuyoruz, ötekiyiz. Sonrasında ise eksiklikler peşimizi bırakmıyor. Şimdi… Ne oradayım ne buradayım, eksiğim ve eksik kalmaya devam edeceğim. Yaşamanın püf noktası budur belki, eksikleri doldurmak için çabala ve yeni eksikler yarat! Yazmak da böyle… Daha çok çalış, eski eksikleri kapat ve yenilerini yarat… Eksikleriniz eksik olmasın!

Haziran 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Doktora Sonrası Araştırma Süreci (3)

Bu konuda yazacağım üçüncü ve son yazıya geldik. İşler yeterince iyi gittiyse, artık ilanlar karşımızda ve bize de başvurmak kalıyor. Peki nasıl? Başvuru süreci de uzun soluklu bir süreç. Ve bu sürecin sonunda her türlü cevap çıkabilir. Dolayısıyla paralelde birçok başvuruyu aynı anda yapmak en doğru strateji. Bu yazının konusu benim, en doğru yol olduğunu iddia etmiyorum, ama fena da bir yol olmadığına inanıyorum 🙂

Ben doktora tezimi savunmadan 5-6 ay öncesinde bakınmaya başladım. Tez yazarken bir taraftan da bu süreci yönetmeniz gerekiyor, epeyce yoğun bir dönem diyebilirim. Ben kişisel e-postalar atarak birkaç hocaya postdoc arayıp aramadıklarını sormuştum, o dönem kimse arayışta değildi. O yüzden üye olduğum e-posta listeleri, iş arama motorları, üniversite web sayfaları gibi birçok kaynaktan araştırmalarıma başladım. Başvurduğum üniversiteler dört tane oldu, üçü İngiltere’deki X Y ve Z üniversitesi, biri de Hollanda’da T üniversitesi. Şu an çalıştığım üniversite dışındakileri açık etmeyeceğim 🙂 Ama hepsi de iyi üniversiteler… Ben sıralı başvurdum, dönem olarak öyle denk geldi.

İlk başvurum X üniversitesi için oldu, ve en kötüsü buydu diyebilirim. Akademik CV her başvuru için aynı onu klasik hazırlamak gerekiyor. İlan gereksinimlerine uygun neden kendimi uygun gördüğüme dair iki sayfalık bir metin hazırladım. Kısa bir süre sonrasında ön elemeyi geçtiğim, ve çevrimiçi sözlü mülakatlara alınacağım söylendi. İlk mülakat programlama mülakatıydı, ve senelerini araştırma yapmakla geçiren biri için bu tür bir mülakat biraz küfür gibi… Nispeten kolay bir mülakattı. Ertesi günü ise aralarında 10 kişiye yakın insanın olduğu bir mülakata alındım. Bu mülakat öncesi benden yaptıklarımla iligli sunum hazırlamam istenmişti. Skype üzerinden belirsiz bir kitleye sunum yapmak inanın çok garipti. Ardından soru cevap kısmında hoca ile birkaç konuşmamız oldu, ve ben o noktada zaten bu ekipte olmak istemediğimi anladım. Üniversite her ne kadar iyi olursa olsun X benim için bitmişti. Bir kere aradıkları kişi ile ilanda aradıkları kişi arasında hiçbir alaka yoktu. Ve o bir saat benim için geçmek bilmedi. 1-2 hafta sonrasında onlar da beni istemediler, ne çok üzüldüm bir bilseniz… İlk mülakatın sevimsiz geçmesi beni biraz gerdi, ve her mülakat böyle olacakmış moduna soktu. Size tavsiyem benim gibi düşünmeyin, her bir mülakat bir diğerinden çok çok farklı. Çünkü mülakat demek insan faktörü var demek, ve milyon insan tipi var…

Sonra Y üniversitesi için benzer bir başvuru yaptım. Verdikleri ilan beş senelik bir araştırmacı içindi ve deneyimli birini aradıkları barizdi. Ben biraz Türk kafasıyla aman başvurayım, ya tutarsa kafasında başvurumu yaptım. Kısa bir süre içinde reddimi de aldım, şaşırmadım tabii ki 🙂 Daha sonra Hollanda’da bir pozisyon denk geldi, ve T üniversitesine başvurdum. Buradaki en büyük problem süreç aşırı yavaş ilerledi. Beni beğendiklerini söylediler, sözlü mülakata alındım. Bana birkaç makale gönderdiler, ve onları tartışacağımızı söylediler. Ekip aşırı pozitifti ve her şey gayet iyi ilerledi. Benden 2-3 ay sonrasında Hollanda’da onları ziyaret etmemi, bir mülakat da orda yapmak istediklerini söylediler. Bunda bir problem yok, ama olup olmayacağının garantisi hala yoktu… Bu mülakat sonrasında, Z üniversitesi ilanı karşıma çıktı. Gruptaki hocalardan birinden de seneler önce yaz okulunda bir ders almıştım. Bu ilana başvurdum, kısa bir süre sonra Skype üzerinden mülakat yaptık. Ben İngiltere mülakatları korkunç oluyor önyargısını burada kırdım, her şey aşırı olumlu geçti. Çok bekletmeden bir hafta sonrasında da tamam dediler, ama resmi teklifin bana ulaşmasının uzun süreceğini söylediler. Başka bir mülakata da gerek olmadığını söylediler. Pınar hocayı arayıp karşılıklı sevinç çığlıkları attığımızı hatırlıyorum, asla unutmayacağım bir an sanırım… Biraz ağırdan aldım, hemen evet demedim, bir teklifi görelim gibi bir şey dedim sanırım; onlar da bir şaşırdı. Bilmediğiniz bir ülkeye (hele hele bu ülke İngiltere ise) gittiğiniz zaman en büyük soru, “Kazandığım para orada yaşamaya yetecek mi?”, ya da “Nasıl bir hayat kalitesi beni bekliyor?”. Bilinmezliğin yaşattığı klasik korkular… Hatta ben soru işaretleri ile boğuşurken, beni tekrar arayıp ikna etmeye çalıştılar her konuda, düşünüyorum da şu an çok tatlı bir hareketmiş…

Sonra Hollanda için ziyaret tarihim geldi, ve ben onlarla tanışmaya gittim. Z üniversitesinden resmi teklifi almadığım için hala sorun olabilirdi… T üniversitesinde sunum yaptım, bütün günü ekiptekilerle geçirdik. Şehir de inanılmaz güzeldi, kesinlikle yaşanılacak bir yer dedim. Ertesi günü beni arayıp benle çalışmak istediklerini söylediler, ben de 10 gün kadar zaman istedim cevap vermedim. Biraz kötü bir durum oldu, ama bu tür durumlarda seçim hakkı sizde olmalı. Ve düşünmek için zaman istemek kötü bir şey değil. İşin kötüsü o süre içerisinde Z üniversitesinden resmi teklifi görüp görmeyeceğim de belli değildi. Aynı(!!!) günün akşamı, Hollanda’dan dönmeye hazırlanırken, Z üniversitesinin resmi teklifini aldım. Hayat bazen çok garip evet 🙂 Kısa bir süre içinde de T üniversitesine başka bir yerde çalışmak istediğimi söyledim, ve gayet olumlu bir şekilde o an için yolları ayırdık.

Z üniversitesi King’s College London, bunu söylemekte bir sakınca yok. Ve iyi ki de buraya tamam demişim diyorum. Evet her şey çok pahalı belki ve normal bir yaşam kaliteniz var, ama akademik anlamda beraber çalıştığım insanları seviyorum. Eminim diğer seçeneklerin de ayrı güzellikleri olurdu, ama ben kendi seçimimden mutluyum… Bu vesileyle hayatıma giren birçok arkadaşıma da, hayatıma hoş geldiniz demeyi borç bilirim.

Umarım sizi bekleyen süreç de benimki gibi inişli çıkışlı ve heyecanı bol olur. Ve yaptığınız seçim sizi mutlu eder. Yaşarken aşırı stresli ama sonrasında gülümseyerek andığım bir süreç. Hayat zaten bize bunu hep yapıyor!

Mayıs 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Doktora Sonrası Araştırma Rehberi (2)

Şubat ayı yazımda doktora sonrası araştırma (postdoc) konusuna değinmiştik. Bu süreç, çoğu doktora mezunu insan için belirsiz. Bu konuya dair üç önemli soru var: 1. Nasıl postdoc bulunur? 2. Nasıl başvuru yapılır? 3. Başvuru sonrası beni neler bekliyor? İlk soruyu önceki yazıda az çok cevapladık, diğerlerini cevaplamak üzere devam edelim.

Özellikle postdoc ile ilgili türkçe kaynak bulmak bir hayli zor. Yabancı dildeki kaynaklar da çok faydalı olmuyor kimi zaman, çünkü insan bizzat aynı ülke koşullarında yaşayan birinden duymak istiyor olabiliyor bu tür hikayeleri. Şöyle bir gerçek de var ki doktora o kadar uzun sürüyor ki, insanların doktora sonrası araştırma yapası gelmeyebiliyor. Ya X bir üniversitede hoca olmaya bakıyorlar, ya da sektöre girip çalışmaya başlıyorlar. Bunda ekonomik faktörler de büyük… Ben gene yazıma, akademiye gönül koymuş kitleye seslenerek devam ediyorum 🙂

Postdoc bulma süreci normal bir iş bulma sürecine benziyor. İlanları takip etmek, biraz aktif olup hocalarla irtibatta olmak, size yardımcı olabilecek insanları belirlemek önemli. Bu noktada katıldığınız etkinlikler (konferanslar, yaz okulları, çalıştaylar vb.) çok önemli. Gözlerinizi yumup bir zorlamanız lazım kendinizi, kimlerle tanışmıştım ve beraber çalışmak istediğim biri var mı aralarında? İlla beraber çalışmanız şart değil, tanıştığınız kişiler beraber çalışmak istediğiniz kişileri tanıyor olabilir zira… Haydi diyelim bir şekilde postdoc ilanı buldunuz, ardından her şey yeni başlıyor sayılır çünkü başvuru süreci biraz uğraştırıcı. Bir kere iyi bir akademik özgeçmişiniz olmalı, ve bunun içerisinde size referans olabilecek insanların bilgilerini de eklemeyi unutmamalısınız. Bulduğunuz ilan genellikle bir proje hakkında olacaktır. Projelerin süreleri 1-5 sene arasında değişiklik gösterebilir. Özellikle yurtdışı başvurularında yeni başlayan ve uzun soluklu bir proje bulmakta fayda var. Yoksa yeni bir ülkeye gidip, düzeninizi kurup, sonra da bir anda işsiz kalabilirsiniz.

Her proje çeşitli iş paketlerinden oluşur, ve bu iş paketleri de proje ekibinde çalışan kişiler arasında paylaştırılır. İlan içerisinde aranan kişi nitelikleri iyice incelenmeli ve beklenti iyice anlaşılmalıdır. Zaten sizden 1-2 sayfalık bir metin istenecek, ve neden projeye kendinizi uygun gördüğünüzü anlatmanız beklenecektir. Dünyaca ünlü üniversitelerde çalışmak biraz zor çünkü rekabet çok fazla. Tek bir ilana oldukça fazla insan başvurabiliyor. Türkiye’den başvurmak bu durumda biraz dezavantajlı, çünkü buradaki üniversiteler pek bilinmiyor (normal olarak). Diğer adayların iyi başvurular yapacağı düşünülürse, sizin çok iyi başvurular yapmanız gerekiyor… Sizi öne çıkaracak şeyler de, yayınlarınız, aldığınız referanslarınız ve akademik etkinliklerdeki rolleriniz.

İş başvuruları öndeğerlendirmesi arkasından, bir grup aday başarılı bulunup seçiliyor. Ve mülakat süreci başlıyor. Bu süreç biraz ülkesine ve üniversitesine göre farklılık gösterebiliyor. Kimisi çevrimiçi mülakat (Skype üzerinden) yapıp işe alıp almamaya karar veriyor. Çevrimiçi mülakatlar soru cevap gibi ilerleyebilir, hatta sizden araştırmalarınız ile ilgili ufak bir sunum yapmanız beklenebilir. Kimi üniversite için ise süreç daha uzun. Çevrimiçi önmülakat yapıp, sizi başarılı buldukları takdirde bulundukları üniversiteye çağırıyorlar ve yüz yüze bir mülakat da orada gerçekleşiyor. Artık gerisinde de cevap bekleme süreci başlıyor. Tüm bu başvuru serüveninin çok zaman aldığını söylemiştim değil mi?

Benim başvuru sürecim ise bir sonraki yazıya kaldı yine… Bu arada postdoc olmak araştırmacı olmak demek, yani öğrenci değilsiniz. Bu genel yanlışı lütfen düzeltelim 🙂

Nisan 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Eyvah, kayıt altındayım!

Bu hafta doktora sonrası araştırma sürecinin benle ilgili kısmını yazacaktım, ama bunu bir sonraki yazıya bırakmaya karar verdim. Daha eğlenceli bir şey buldum!

Öncelikle araştırma konuma kısaca değinmeliyim. Projemiz kapsamında, felç geçiren hastaların ikinci felci geçirmemelerini sağlayacak yapay zeka destekli bir platform oluşturacağız. Bunun için hastaların verilerini toplamamız gerekecek. Mesela kalp ritmi, kan basıncı gibi değerler hastayı betimlemek açısından önem teşkil edecek. Bu tür değerleri de akıllı cihazlar vasıtasıyla toplayacağız. Birçok veriyi toplayabilen bir saat bana verildi, ve bir ay benim verilerim kayıt altında olacak. İşin kötü yanı bir haftayı Türkiye’de geçirdiğim için kilo değerlerimde 1.5kg bir artış oldu. Tabii ki şaşırmadım, şaşırmadılar… Londra’daki ekip de lokum ve baklavaları yuttuktan sonra durumu kavradı.

Bana verilen saat akıllı bir cihaz ve birçok şeyi ölçebiliyor. Mesela kaç adım attığım, kaç kalori yaktığım, ortalama kalp ritmim, ne kadar uyuduğum, ne zaman yattığım ve uyandığım gibi şeyler. Bu tür veriler çok enteresan, çünkü insan kendi normalinin ne olduğunu bilmiyor. Mesela otururken nabzım ne kadar atıyor? Ya da yürürken, koştururken, spor yaparken veya uyurken… Bir nevi bedeninizin içinde saklı kalan şeyler açığa çıkıyor 🙂 Bu akıllı cihazlar süper ölçüm yapıyor mu ki derseniz, hayır yapmıyor; ama ortalama bir fikir sahibi olmanızı sağlıyor.

Saati ilk taktığım zaman heyecanlı zamanlar. Tüm özelliklerini kullanmak istiyor insan. Genelde Web ve mobil uygulamalar ile entegre çalışıyor bu tür akıllı cihazlar. Yani toplanan verilere her an göz atmak mümkün. Başıma birkaç komik olay geldi onları hemen aktarayım.

İlk gün X aktivitesi yapayım dedim, cihaz bunu Y aktivitesi olarak algıladı ve ne yaptımsa değiştiremedim. Son geldiğim durum ise X ve Y aktivitelerini aynı anda yapmış olduğumdu ki imkanı yoktu. Aktivite sırasındaki kalp ritmimdeki değişikleri az buçuk görebildim. Başka bir gün ise, 15-20 dakikalık kısa bir yürüyüşü kayıt altına alayım dedim. Birdenbire karşıma evsiz bir adam çıktı, kulağımın dibinde bağıra çağıra para ve yemek istedi. Ne yapacağımı bilemeden hızlı adımlarla yürümeye devam ettim. Bu olayı unutmuş, gün sonunda kalp ritim grafiklerime bakıyordum ki inanamadım. Normalde 70-90 arasında atan kalbim, korkmam esnasında 200 olmuş. Düşünün ki korku insana neler yapıyormuş! Korku gibi soyut bir kavramın sayılarla ölçüldüğünü görmek çok heyecan vericiydi…

Cihazın bir diğer özelliği ise “akıllı” uyandırma sistemi. Uyanmak istediğiniz zamanı ayarlıyorsunuz, ve ne kadar öncesinde uyanabileceğinizi söylüyorsunuz. Mesela 08:00’da uyanmak istiyorsam, 07:30 – 08:00 arasında herhangi bir zamanda beni uyandır demek mümkün. Cihaz bu aralıkta uyku düzeninize bakıp, sizi “en iyi zamanda” titreştirerek uyandırıyormuş. Ertesi gün 07:30’da uyandım maalesef ki… Hoş bir sonraki gün titreşimi hissetmedim bile ve daha geç bir saatte uyandım. Bir başka günde de, rüyamda nefes alamıyor ve aniden düşüyordum. Bu aralıkta kalp ritmim öyle bir fırlamış olmalı ki cihaz uykum hafifledi zannetti ve beni uyandırdı 🙂 Uykuya daldığım zamanları da çok iyi algılamadı. Mesela kanepede uzanıp kitap okuduğum zamanları, veya masa başında çalıştığım zamanları uyuyormuşum gibi gösterdi. Maalesef ki bunları düzeltmek de mümkün değil, eminim ki ileride mümkün olacaktır. Yok işin kötüsü Nadin ne kadar uyumuş bakalım dedikleri zaman ortalama 9-10 saat uyuduğumu sanacaklar. İşin aslı gerçekten öyle değil ama, gel de anlat!

İnsanın kendi verilerine bakıp kendini tanıması eğlenceli bir süreç. Yine de bu verilerin içinde kaybolmamak lazım. Yoksa gördüğümüz her gariplik için doktora koşmamız gerekebilir… Biz ise bu tür verileri hayırlı işler için kullanma peşindeyiz.

Kendime not: Beni hala izliyorlar, sağlıklı bir ay geçirmeliyim.

Mart 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Doktora Sonrası Araştırma Süreci (1)

Doktora yapmakta olan veya doktorasını bitirmiş olan birçok kişinin kafasını kurcalayan sorulardan biri de doktora sonrası araştırma sürecinin nasıl olduğu. Türkiye koşullarında konuşacak olursak, en az dört-beş sene sonunda doktor ünvanı alabiliyoruz. Peki ya sonrası?

Doktora mezunu olan her kişi ne yapacağı konusunda çoğunlukla kararsızdır. Çünkü bu karar maalesef ki salt kişinin vereceği bir karar değildir. Bu süreçte ağzı olan konuşur, ve sağlıklı bir karar almak daha da çok zorlaşır. Dış sesleri bastırmayı unutun, iç sesinizi duyamaz hale gelirsiniz. Genel olarak doktor ünvanı alan bir kişi önünde üç yol vardır: 1. Akademisyen olmak. 2. Araştırma ağırlıklı bir iş bulmak. 3. Sektörde herhangi bir iş bulmak. Kısaca bu yollara değinecek olursak, birincisi için herhangi bir yerde akademisyen olmak değil, iyi bir üniversitede akademisyen olmak kişiyi geliştirir. İkinci seçenekteki türden işleri Türkiye’de bulmak çok kolay değildir. Üçüncü seçenekteki türden işler için yurtiçi/yurtdışı seçenekleri oldukça çoktur. Yazımızın konusu birinci kategori olacak.

İyi bir üniversitede akademisyen olmak isteyen arkadaşlar, doktora çalışmaları bittikten sonra doktora sonrası araştırma (postdoc) arayışlarına başlar. Doktora yıllarını Türkiye’de geçiren kişiler için, yurtdışı deneyimi daha faydalıdır. Akademinin dili İngilizce olduğu için, bir kere dilin oturması açısından iyidir. Uluslararası araştırma gruplarının parçası olmak vizyon katar. Grup çalışmasına dahil olup, birçok akademik yayın yapma olanağı olur. Ve en önemlisi bütçe, araştırmanın yürütüleceği kurum tarafından sağlanacağı için, birçok konferansa katılıp başka araştırmacılar ile tanışmak mümkün olur. Yurtiçi opsiyonları nadir olsa da vardır, ama benim tavsiyem (ve bizzat benim de yaptığım gibi) bu süreçte yurtdışında olmaktır. Peki doktora sonrası araştırma pozisyonlarına ne zaman bakmalı?

Sevgili hocam Pınar Yolum’un tavsiyesi üzerine mezun olmadan 5-6 ay önce, araştırmalarıma başladım. Yoğun bir şekilde olmasa da, ufaktan fikir sahibi olmak için erkenden başlamak iyi oluyor. Öncelikle, alanınızdaki e-posta gruplarına üye olmalısınız, çünkü üniversite hocaları bu tür gruplarda postdoc ilanları paylaşıyor oluyor. İngiltere ve birçok Avrupa şehri için çeşitli iş arama sitelerinde bu tür ilanlar yer alabiliyor. Arama motorlarından ilanlar bulunabiliyor, ayrıca çoğu üniversite kendi web sitesinde ilanları paylaşıyor. Eğer yeterince şanslıysanız, ne yapmak istediğinizi net olarak biliyor olabilirsiniz. Böylesi bir durumda, 10-15 hoca belirleyip kişisel e-posta atarak postdoc pozisyonu aradığınızı ve araştırma gruplarında size yer olup olmadığını sorabilirsiniz. Benim durumumda, on kişiye yakın e-posta göndermiştik ama postdoc arayan hoca o zaman dahilinde yoktu. Başka ve zorlu bir yol daha var. Sizinle çalışmak isteyen bir hoca bulduysanız, hocanın bulunduğu üniversite veya üniversitenin bulunduğu ülke burs programları sunabiliyor. Ama bu süreçler de zorlu, çünkü uluslararası birçok aday ile yarışıp koltuğu kapmaya çalışıyorsunuz.

Diyelim tam bana göre dediğiniz ilanları buldunuz, ve başvurmaya karar verdiniz. Sürecin nasıl işlediğini bilmek önemli. Genelde akademik geçmişinizi göstermek yeterli olmayacak, başvuracağınız pozisyona uygunluğunuz ile ilgili birçok doküman göndermeniz beklenecek. Eğer başvurunuz uygun görüldüyse, çevrimiçi mülakat süreci başlayacak. Ve bazen de fiziksel olarak araştırma kurumuna gidip bir mülakata daha girmeniz beklenecek. Bunların hepsi zaman aldığı için, erkenden başlamak mantıklı.

Benim başvuru sürecimle ilgili detaylar ise bir sonraki yazıda gelecek 🙂

Subat 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

İngiltere’de Akademik Hayat

Birçok yazıda Türkiye’de akademik hayat nasıl temasını işledik. Bu konuda güzel sorular aldım, ve olumlu geridönüşler için de ayrıca teşekkür ederim. Kafanızı kurcalayan tüm sorular için bana e-posta atmaya devam edebilirsiniz. Son üç aydır, İngiltere’deyim ve yeni şehrin dinamiklerine alışıyorum. King’s College London’da doktora sonrası araştırmacısıyım, nazar değmesin gayet memnunum 🙂 Buradaki akademik hayat biraz farklı, biraz bu konuya değinmek istiyorum. Kıyaslamalarım tabii benim gözlemlerime dayalı.

Lisans burada üç sene sürüyor. Eğitim ücretleri maalesef ki çok yüksek. Avrupa Birliği üyesi ve Uluslararası ülkelerden gelen öğrenciler için bu ücretler farklılık gösteriyor. Uluslararası öğrenciler neredeyse iki katı ücret ödüyor. Birkaç öğrenci ile konuştuğum zaman, bana söyledikleri buradaki sistemin sağladığı eğitim çok iyi ve ailelerimiz bu parayı veriyor şeklindeydi. Unutmamak lazım ki burada yaşamak da çok pahalı. Üniversite masrafları dışında kalacak yer, yiyecek, içecek gibi masrafları da düşünmek gerekiyor. Bazı lisans programları bir senelik staj imkanı sağlıyor. Örneğin ikinci senenin sonunda, öğrenci eğitimini dondurup bir sene staj yapıyor. Bu esnada sektör ve üniversite, iş birliği içinde oluyor, öğrenci bu iki kurum tarafından değerlendiriliyor. Bu süre ardından öğrencinin eğitimi kaldığı yerden devam ediyor.

Yüksek lisans (master) için harcanan süre bir sene. İlk altı ay dersler alınıp, son altı ay bir proje yapılıyor. Doktora eğitimi ise üç-dört sene sürüyor. Burs imkanları, proje imkanları maalesef ki çok kısıtlı. Doktora sonrası araştırmacısı olana kadar İngiltere sisteminde nefes almak zor diyebilirim. Araştırmacılar nispeten daha çok proje bulabiliyor, veya kendi projelerini önerebiliyorlar. Proje kabul ettirmenin ne kadar zor olduğundan bahsetmeme gerek yok sanırım…

İngiltere sistemini bizim sistem ile kıyaslarsak, bizimki çok daha zor diyebilirim (kıyaslamayı Boğaziçi Üniversitesi´ne göre yapıyorum). Dört sene yoğun bir lisans programı ardından, iki sene yüksek lisans için çalışıyoruz. Lisans süresince zorunlu stajlardan geçiyoruz. Doktora için de en az beş sene uğraşmamız lazım. Şimdi burada çok önemli bir nokta var. Özellikle akademisyen olmak isteyen arkadaşlar için yayın sayısı çok kritik. Eninde sonunda herkesin geldiği nokta aynı. Düzgün bir üniversitede iş bulabilmek! Bir akademisyeni bir diğeriyle karşılaştırmanın birkaç kriteri var: 1. Kişi kaç yayın yapmış? 2. Kaç proje almış, kaç öğrenci ile çalışmış? 3. Çalıştığı alanda etki yaratacak ne tür işlere imza atmış? Kaç konferans, çalıştay düzenlemiş? 4. Ne tür yerlerde hakemlik görevi yapmış? 5. Alanında önemli isimlerle iş birliği yapmış mı? gibi birçok kriterden bahsetmek mümkün.

Şimdi alanda yeni olan bir kişinin elinde olan yayınları oluyor. İngiltere ve Türkiye sistemleri arasındaki kıyaslamayı; yüksek lisans, doktora ve doktora sonrası araştırma için ayrılan süre üzerinden yapalım. İngiltere sisteminde, en fazla altı sene araştırma için ayrılırken, Türkiye’de bu süre en az dokuz sene! Bu şu demek, en az üç sene daha fazla araştırma ve daha çok yayın. Mesela burada doktorasını bitirip hiç yayını olmayan insanlar var. Bu bence kabul edilebilir bir şey değil! Bu kişilerin başına gelen ise şu, başvurdukları akademik pozisyonlara kabul edilmiyorlar çünkü yayın sayıları az! Uluslararası adayların bu koltuklara oturma ihtimalleri ise daha çok, çünkü bize benzer sistemlerden geliyorlar. Çözüm tabii ki var. Doktora sonrası araştırma süresini uzun tutup, akademik kriterlerin altını doldurmaya çalışmak…

Özet şu, paranız varsa, iyi bir eğitim geçmişiniz varsa, İngiltere’de süper bir eğitim alabilirsiniz. Ayrıca akademisyan olma hayalleriniz varsa, sıkı çalışmak ve araştırma süresince iyi yayınlar yapmak şart!

Ocak 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Dance the dance of sufi sophia!

Sophia, Honk Kong tabanlı Hanson Robotics firması tarafından üretilen insansı bir robot. 2015 senesinden beri hayatımızda olan bu robotun güzel özellikleri var. İnsana en yakın robotlardan biri diyebiliriz. Yapay zeka, görüntü işleme, yüz tanıma, ses tanıma gibi muazzam yetenekleri var. Ses tonunuzu algılayıp, ironik bir şey söylediğinizde anlayabiliyor. Kendi de konuşurken aşırı mimikler yapabiliyor, biraz korkutucu. Yaratıcısı olan insanlardan biriyle Sophia’nın diyaloğunu dinledim. Bu Sophia bana biraz itici geldi neden bilmiyorum, benzer bir insan karşıma çıksa koşarak kaçardım…

Yakın zamanda, Sophia çok popüler oldu çünkü Sophia, Ekim ayında Suudi Arabistan vatandaşı oldu. Ne gibi haklar kazandı ben merak ediyorum. Suudi Arabistandaki kadın haklarından biraz söz edelim misal. Kadınlara 2015 senesinde seçme ve seçilme hakkı verildi. Geçtiğimiz Eylül ayında, kadınların ehliyet alarak araç kullanmalarına izin çıktı. Şimdi Sophia bir kadın robot mu? Ama örtünmeden dolaşması uygun mu? Sophia da oy kullanacak mı? Sophia’nın ardında eksik bir yapay zeka var sanırım, yoksa vatandaşlığı reddetmez miydi? Adım neden Sophia, neden başka bir yerde vatandaş olmadım demez miydi? Deli sorular…

Yapay zeka ve etik konusu tam bir curcuna. Henüz biliminsanları ne olduğunun ve neler olabileceğini öngörmüş değil. En büyük problemlerden biri “sorumluluk” faktörü. Örneğin, bir yapay zeka programı yanlış çalıştığı takdirde, kim sorumlu? Programı yaratan mı, bu yolda teoriyi ortaya koyan mı, programın kendisi mi? Henüz yasal olarak da bu sorulara cevap vermeye hazır değiliz. Hukuk, düzen bir şey yok. Programın yanlış çalışması sonucunda biri hayatını kaybetse, sorumlu tutabileceğimiz bir şey var mı o bile belli değil. Vatandaşlığı düşünene kadar inanın düşünülmesi gereken çok şey var. Sanırım öyle bir haber olsun ki herkes bizi konuşsun diye düşündüler, nitekim de öyle oldu.

Reklamın iyisi kötüsü olmaz mı dersiniz bilmem ama İnternet üzerinde muazzam haberler döndü. Zaytung’u bizim ülkede duymayan kalmadı sanırım. Gündemdeki malzemelerden yola çıkarak yalan haberler yayımlayarak bizi hem güldürüp hem düşündürüyorlar. Bunun gibi birçok yabancı site de var tabii ki. Bunlardan bir tanesi de DuffelBlog, ve tabii ki Sophia haberini kaçırmamışlar. Haberin başlığı Sophia’nın Suudi Arabistan’da kafasının koparılması şeklinde. Peçesiz, makyajlı, nasıl örtünmeden aramızda dolaşır bu robot diye halk kendinden geçiyor. Sophia’ya çeşitli şekillerde zarar vermeye çalışıyorlar ve sonunda çözümü kafasını kopartmakta buluyorlar. Bu yalan habere göre, Sophia’nın yaratıcısı bir dahakine daha dikkatli olacağını, ve topluma uygun bir robot üreteceğini söylüyor. Haber her ne kadar yalan olsa da, güzel bir parodi. Aslını bulup okumanızı tavsiye ederim.

Yazıyı yazmadan önyargımın kurbanı mı oluyorum diye kendimi sorguladım biraz. Sonra da yüzleşilmesi gereken gerçekler var kısmım ağır bastı, ve yazıma devam ettim. Formül basit, önce kendine çeki düzen vereceksin. Başkalarına örnek olmaya çalışmak da sonraki adım olmalı. Öncelik sırası karışınca, yok efendim neden milletin diline düştük dememek lazım. Bir saniye, bu durum size de tanıdık gelmedi mi?

2017 yılında hala eşit insan hakları için mücadele her alanda sürüyor. Kimi ülkeler bu konularda daha ileride, geride kalan ülkeler de umarım gelişmiş ülkeleri takip etmeye çabalayacaktır. Yeni yılda bakalım bizi nasıl gelişmeler bekliyor olacak. Ben yeni bir ülkeden yeni yıla merhaba diyorum, güzel bir heyecan. Hadi şu geyiği de yapalım. Seneye görüşürüz!

Aralık 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Kütleçekimsel dalgalar vardı ve artık gözlemlendi!

Her sene biliminsanlarının beklediği en heyecanlı olaylardan biri Nobel ödülleridir. Çeşitli alanlarda verilen bu ödüller, gündemde yerini az da olsa alabiliyor. Maalesef konu bilime gelince, konuyla ilgilenen de pek bir az oluyor. Nobel ödülleri bir gün olay olup ardından unutulup gidiyor, yerini saçma sapan haberlere bırakıyor.

Ben özellikle bu seneki Nobel Fizik Ödülü’nden bahsetmek istiyorum, çünkü bilim alanında yazılan kitapları değiştirecek cinsten gelişmeler var. Nobel ödülü almak çok kolay değil, bir kere kesinlikle sabır işi. Her ne kadar iyi bir iş yapmış olursanız olun, bazen ödülü almak 10-20 seneyi bulabiliyor. Bu seneki Nobel Fizik Ödülü, ABD’li bilim insanları Rainer Weiss, Barry C. Barish ve Kip S. Thorne’a verildi. İcat ettikleri LIGO detektörleri sayesinde, kütleçekimsel dalgaları 2015 senesinde gözlemlemeyi başardılar. Bu detektörden birkaç tane var. İki tanesi Amerika’da, bir tanesi İtalya’da başka ikisi de Hindistan ve Japonya’da yapım aşamasında. Detektörler ne kadar fazla olursa, ölçümler daha sağlıklı olur. Ve dolayısıyla evren hakkında bilinmeyen noktalar açıklığa kavuşur.

Kütleçekimsel dalgalar, Einstein’ın kuramının bir parçasıydı. Einstein bunun her ne kadar gözlemlenemez olduğunu düşünmüş olsa da, en az bir yolu olduğu kanıtlandı. Einstein’ın böyle düşünmesi yersiz değil tabii ki. Dalgalar yayılırken, uzay-zaman dokusu üzerinde farklılaşmalar yaratıyor. Ama bu değişiklikler o kadar küçük olabiliyor ki, gözlemlemenin zor olduğu düşünülüyor. Uzay-zaman dokusu dediğimiz şey dört boyutlu evren anlamına geliyor, dördüncü boyut ise zaman boyutu.

Einstein’in kuramına göre, kütleçekimsel dalgalar büyük kütlelerin yer değiştirmesi ve ivme kazanması esnasında ortaya çıkıyor. Kütleçekimsel dalgalar dediğimiz şey hop iki şey çarpıştı ve biz de bunu yakaladık şeklinde ilerlemiyor tabii ki. Mesela LIGO araştırmacıları tarafından 2015 senesinde gözlemlenen kütleçekimsel dalgaların, 1.3 milyar yıl önce gerçekleşen iki kara deliğin birleşmesi sırasında ortaya çıkan dalgalar olduğu düşünülüyor. Einstein bu dalgaların varlığını 1916 yılında dile getiriyor. Ama tabii o zamanki teknoloji ile bunu kanıtlaması pek mümkün olmuyor. Nitekim 100 sene sonra, kütleçekimsel dalgaların varlığı kanıtlanıyor.

Prof. Dr. Levent Kurnaz’ın konu hakkında yazdığı “Kütleçekimsel Dalgalar” isimli güzel bir yazısı var. Orada konuya dair daha ayrıntılı açıklamalar bulabilirsiniz. Levent hoca yazısında kütleçekimsel dalgaların gözlemlenmesini, 1609 yılında Galileo Galilei’nin teleskobu ile ilk defa gökcisimlerini gözlemlemesinden sonraki en önemli keşif olarak görüyor. Bu cümleyi okuduktan sonra, ben de olayın ciddiyetinin farkına varabildim 🙂

Evren hakkında bilmediğimiz şeyler, kütleçekimsel dalgalar sayesinde belki de mümkün olacak. Çünkü bu zamana kadar elde edilen veriler elektromanyetik dalgalar vasıtasıyla öğrenilen bilgilerdi. Economist’te yer alan yazıya göre, karadeliklerin çarpışması veya Big Bang sonrasında olup bitenler konusunda yeni bilgiler ortaya çıkabilir.

Ben de farklı kaynaklardan öğrendiklerimi bu yazıda paylaşmaya çalıştım. Astrofizik alanındaki gelişmeler heyecan verici. Yeterince uzun yaşasak da ne olmuş ne bitmiş bu evrende bir bilseydik diye iç geçirmiyor değilim. Ömrü yetenler bu anın keyfini çıkarsınlar lütfen!

Günün birinde tüm karadelikler birleşip koca bir karadelik olup her şeyi yutacak sanırım…

Kasım 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Yeni Başlangıçlara

Gitmek lazım, gitmek lazım diye diye ben gittim sonunda. Değişiklik iyidir. Zor zamanlarda insan kendine saklanacak bir yer bulmalı, nefes almalı, kuvvetlenmeli ve öyle devam etmeli. Ben de bir süre Londra’ya geldim. Doktora sonrası araştırmalarıma burada devam edeceğim. Bakalım neler yaşayıp, neler öğreneceğiz. Yeni serüvenimin ilk sayfasını doldurmaya başladım.

Şimdi neden gittiğimi düşünenler vardır, biraz bu noktaya açıklık getirelim. Herhangi iyi bir üniversitede hoca olmak için, doktora sonrasında başarılı araştırmalar yapmak gerekiyor. Kimisi daha erken davranıp, yüksek lisans ve doktora çalışmalarına yurtdışında başlıyor. Kritik nokta ise tabii ki yurtdışında geçirilen zaman, ve başka ekiplerle sürdürülen projeler. Bu süreç neden faydalı derseniz, bir kere yabancı dilin oturması için böyle bir deneyim faydalı oluyor. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, akademinin dili İngilizce bu gerçeği kabul etmek gerek. Bunun yanı sıra, yurtdışındaki üniversitelerin maddi imkanları daha fazla olabiliyor. Bu da şu demek, araştırma yapmak için ihtiyaç duyduğunuz materyallere erişiminiz kolay. Katılmak istediğiniz konferanslara gitmek kolay. Çalışma koşullarını düzenlemek çoğu zaman sizin elinizde. Bu faktörlerin hepsi toplanınca da başarılı bir kariyer, ve birçok yayın yapma şansı doğuyor. Yaptığınız her şey sizin portfolyonuz, ve portfolyonuzu sağlam tutmakta fayda var.

Gelelim zorluklara… Bir kere bambaşka bir ülkede sıfırdan bir hayata başlamak süper kolay değil. Ülkenin dinamiklerini öğrenmek, ve bu dinamiklere ayak uydurmak gerekiyor. Bir anda düşünmeniz gereken milyonlarca soru altında eziliyorsunuz. İlk önce uzun bir zaman vize alma süreci ile geçiyor. Oh ülkeye girdim bittiyle kalmıyor. Sonraki görevler çok eğlenceli: ev bulmak, polise kendinizi kayıt ettirmek, oturma izin kartınızı almak, sağlık sistemine dahil olmak, banka hesabı açmak, işyeri evraklarınızı teslim etmek ve prosedürleri tamamlamak, ve daha birçok şey. Geleli 15 gün oldu hala bitmeyen işler var, biraz daha sabır. Boş kalan vakitlerde ise geride bıraktığınız hayatınızı düşünüyorsunuz. Aileniz ne yapıyor, arkadaşlarınız ne alemde, her gün sevdiğiniz kediler acaba iyiler mi, eski üniversitenizde yeni dönem heyecanı nasıl gidiyor ve cevapsız kalan birçok soru daha. Kısacası yeni hayatınıza dahil olmak için sorulardan geçmek gerek.

Ayaklarınız üzerinde durmak ve hayatınızı bambaşka bir ülkede yaşamak çok değişik. Henüz alışma sürecinde olsam da, yavaş yavaş kendime yer açmaya başlıyorum. Garip bir şekilde Türkiye gündemine yetişecek vaktim kalmıyor. Çok kısa bir süre Twitter’a göz atıp ne olmuş ne bitmiş diye bakabiliyorum. Londra gündemine bakmak için ise hiç sıra gelmedi. O da yavaş yavaş olacak…

Bu ayki yazımı yazmam bile zor oldu. Malum başka ülkelere gelince türkçe karakterleri geride bırakıyor insan. Bilgisayarda yazıyı yazmam zor olunca tabletime sığındım 🙂 Türkçe harfleri özlemedim ama soyadımdaki “ö” harfini kaybettim, hükümsüzdür!

Ekim 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Üniversiteliye Tavsiyeler

Öncelikle yeni üniversiteye ayak basacak herkesi tebrik ediyor ve başarılar diliyorum. Tavsiyelerim yalnızca onlar için değil, üniversiteye devam edenler için de geçerli olacak. Yaşamayı ciddiye alacaksın demiş şair, okumayı da ciddiye alacaksın. Çünkü artık bu bir gereklilik!

Yaşadığımız ülke koşullarında eğitim zorlu bir süreç. İlkokul sıralarından başlıyoruz çalışmaya, ve o noktadan sonra durmak bilmiyoruz. Hayatımızı girdiğimiz sınavlar, aldığımız notlar belirliyor. Birkaç sayı gösteriyor ne kadar başarılı olup olmadığımızı. Hep en iyisi için çabalayıp duruyoruz zaman akıp giderken. Okumuş ailelerin çocukları daha da zor durumda. Hayatları ebeveynleri tarafından programlanıyor. En iyisini hep onlar biliyor. Kaçta yüzme dersine gideceksin? Ne zaman oyun oynayabilirsin? Hangi ders için özel ders alacaksın? Nefes almana müsaade var mı? Bu liste uzar gider… Çocuk da nereye çekersen çek sürüklenir durur. Maalesef ki bu süreç sonunda bir birey değil, ailesine bağımlı bir kukla ortaya çıkıyor. Sonra üniversite sınavı derken, iyi kötü bir bölüme ayak basılıyor. Artık kuklamız bir başına yaşam savaşını vermeye başlıyor.

Ve üniversite… Üniversite hayatı bambaşka bir dünya. Hele lisans süreci keyiflidir, yepyeni bir alanı öğrenmeye başlamak müthiş. Türkiye’nin bambaşka noktalarından gelen birçok kişi ile bir arada olmak, başka hikayeler öğrenmek, dostluklar kurmak, insanlardan geçmek, kısacası yaşamak. Bu sürecin iyi geçmesi seçilen üniversite ve bölüme tabii ki çok bağlı. Ben varsayıyorum ki öğrenci dilediği bir bölümde emeklemeye başlamayı seçmiş (eğer ebeveynlerini bu süreçte susturabildiyse!). Mesela ailem Bilgisayar Mühendisliği okumam konusunda çok ısrarcı davranmıştı. Ben de aman nasılsa bilgisayarı iyi kötü beceririm, biraz da aileme inat Endüstri Mühendisliği seçmiştim. İlk sene ortak ders dönemiydi, sonuna geldiğimde ise ben ne yaptım demiştim. Yeterince şanslıymışım ki yatay geçiş yaparak Bilgisayar Mühendisliği’ne dönüş yapabilmişim. Düşünsenize sırf bir inat uğruna sevdiğim şeyi neredeyse yapamayacakmışım! 🙂 Yani olay burada kendi kararınızı vermekte.

Vereceğim ilk tavsiye alanınızı sevin. Bu sadece derslere katılmak demek değil. Internet üzerinde öyle güzel kaynaklar var ki, dersten alacağınızın çok ötesine geçmeniz mümkün. Minimum bilgiyi öğrenmek değil, her türlü kaynaktan maksimum bilgiyi alarak mezun olmak gerek. Film izlemek, kitap okumak, belgesel izlemek, yurtdışındaki üniversitelerin derslerde kullandığı materyallere göz atmak hepsi çok kıymetli. Bunları yaparken de derslerden geri kalmayın. Çünkü lisans ortalamanız çok önemli. Biz okurken bunun önemini geç kavradık. Diplomamı alırım yoluma bakarım kafası çok yanlış. Çünkü lisans ortalamanız, yani gene orada yazan sayı, hayatınızı şekillendirecek. Örneğin yüksek lisansa başvurmak istediğiniz zaman lisans ortalamanıza bakılacak. Üniversitede burs almak isterseniz, araştırma görevlisi olmak isterseniz, yurtdışında bir üniversiteye gitmek isterseniz, ortalamanız yüzleşmeniz gereken bir gerçek olarak kendini gösterecek. İleride yaşayacağınız hayal kırıklıklarını azaltmak için, lütfen ortalamanızı yüksek tutun. İyi üniversitelerde bu iş gerçekten zor, ama elinizden gelenin en iyisini yapabilirsiniz. Diğer önemli şey, yabancı dile önem verin. Özellikle iyi bir seviyede İngilizce bilmek, birçok zaman size yardımcı olacak. Dünya’nın her neresine giderseniz gidin, İngilizce konuşan birilerini illa ki bulacaksınız.  Yabancı dizileri altyazı ile izlemenizi tavsiye edebilirim. Uzun vadede altyazılardan kurtulmayı deneyebilirsiniz. Yazları ufak tefek stajlar bulup yurtdışına gitmeye çalışın. Yaz dönemi uzun bir süreç. Kabuğunuzdan uzaklaşmak, başkaları neler yapıyor görmek size vizyon katacaktır. Geç öğrendiğim bir diğer şey akademisyen sadece ders vermez! Arkadaşlar, araştırma yapmak diye bir şey var. Bilimsel makaleler yazmak, projeler önermek, konferanslara gitmek, sunumlar yapmak ve daha neler neler.

Ve son tavsiyem bol bol sosyalleşin. Arkadaşlarla vakit geçirmek, konserlere gitmek, tatil yapmak kısacası özgürleşmek güzeldir. Bu yaşlarınızın tadını çıkarın, sanırım yaşlandım!

Eylul 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.