Yeni Başlangıçlara

Gitmek lazım, gitmek lazım diye diye ben gittim sonunda. Değişiklik iyidir. Zor zamanlarda insan kendine saklanacak bir yer bulmalı, nefes almalı, kuvvetlenmeli ve öyle devam etmeli. Ben de bir süre Londra’ya geldim. Doktora sonrası araştırmalarıma burada devam edeceğim. Bakalım neler yaşayıp, neler öğreneceğiz. Yeni serüvenimin ilk sayfasını doldurmaya başladım.

Şimdi neden gittiğimi düşünenler vardır, biraz bu noktaya açıklık getirelim. Herhangi iyi bir üniversitede hoca olmak için, doktora sonrasında başarılı araştırmalar yapmak gerekiyor. Kimisi daha erken davranıp, yüksek lisans ve doktora çalışmalarına yurtdışında başlıyor. Kritik nokta ise tabii ki yurtdışında geçirilen zaman, ve başka ekiplerle sürdürülen projeler. Bu süreç neden faydalı derseniz, bir kere yabancı dilin oturması için böyle bir deneyim faydalı oluyor. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, akademinin dili İngilizce bu gerçeği kabul etmek gerek. Bunun yanı sıra, yurtdışındaki üniversitelerin maddi imkanları daha fazla olabiliyor. Bu da şu demek, araştırma yapmak için ihtiyaç duyduğunuz materyallere erişiminiz kolay. Katılmak istediğiniz konferanslara gitmek kolay. Çalışma koşullarını düzenlemek çoğu zaman sizin elinizde. Bu faktörlerin hepsi toplanınca da başarılı bir kariyer, ve birçok yayın yapma şansı doğuyor. Yaptığınız her şey sizin portfolyonuz, ve portfolyonuzu sağlam tutmakta fayda var.

Gelelim zorluklara… Bir kere bambaşka bir ülkede sıfırdan bir hayata başlamak süper kolay değil. Ülkenin dinamiklerini öğrenmek, ve bu dinamiklere ayak uydurmak gerekiyor. Bir anda düşünmeniz gereken milyonlarca soru altında eziliyorsunuz. İlk önce uzun bir zaman vize alma süreci ile geçiyor. Oh ülkeye girdim bittiyle kalmıyor. Sonraki görevler çok eğlenceli: ev bulmak, polise kendinizi kayıt ettirmek, oturma izin kartınızı almak, sağlık sistemine dahil olmak, banka hesabı açmak, işyeri evraklarınızı teslim etmek ve prosedürleri tamamlamak, ve daha birçok şey. Geleli 15 gün oldu hala bitmeyen işler var, biraz daha sabır. Boş kalan vakitlerde ise geride bıraktığınız hayatınızı düşünüyorsunuz. Aileniz ne yapıyor, arkadaşlarınız ne alemde, her gün sevdiğiniz kediler acaba iyiler mi, eski üniversitenizde yeni dönem heyecanı nasıl gidiyor ve cevapsız kalan birçok soru daha. Kısacası yeni hayatınıza dahil olmak için sorulardan geçmek gerek.

Ayaklarınız üzerinde durmak ve hayatınızı bambaşka bir ülkede yaşamak çok değişik. Henüz alışma sürecinde olsam da, yavaş yavaş kendime yer açmaya başlıyorum. Garip bir şekilde Türkiye gündemine yetişecek vaktim kalmıyor. Çok kısa bir süre Twitter’a göz atıp ne olmuş ne bitmiş diye bakabiliyorum. Londra gündemine bakmak için ise hiç sıra gelmedi. O da yavaş yavaş olacak…

Bu ayki yazımı yazmam bile zor oldu. Malum başka ülkelere gelince türkçe karakterleri geride bırakıyor insan. Bilgisayarda yazıyı yazmam zor olunca tabletime sığındım 🙂 Türkçe harfleri özlemedim ama soyadımdaki “ö” harfini kaybettim, hükümsüzdür!

Ekim 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Üniversiteliye Tavsiyeler

Öncelikle yeni üniversiteye ayak basacak herkesi tebrik ediyor ve başarılar diliyorum. Tavsiyelerim yalnızca onlar için değil, üniversiteye devam edenler için de geçerli olacak. Yaşamayı ciddiye alacaksın demiş şair, okumayı da ciddiye alacaksın. Çünkü artık bu bir gereklilik!

Yaşadığımız ülke koşullarında eğitim zorlu bir süreç. İlkokul sıralarından başlıyoruz çalışmaya, ve o noktadan sonra durmak bilmiyoruz. Hayatımızı girdiğimiz sınavlar, aldığımız notlar belirliyor. Birkaç sayı gösteriyor ne kadar başarılı olup olmadığımızı. Hep en iyisi için çabalayıp duruyoruz zaman akıp giderken. Okumuş ailelerin çocukları daha da zor durumda. Hayatları ebeveynleri tarafından programlanıyor. En iyisini hep onlar biliyor. Kaçta yüzme dersine gideceksin? Ne zaman oyun oynayabilirsin? Hangi ders için özel ders alacaksın? Nefes almana müsaade var mı? Bu liste uzar gider… Çocuk da nereye çekersen çek sürüklenir durur. Maalesef ki bu süreç sonunda bir birey değil, ailesine bağımlı bir kukla ortaya çıkıyor. Sonra üniversite sınavı derken, iyi kötü bir bölüme ayak basılıyor. Artık kuklamız bir başına yaşam savaşını vermeye başlıyor.

Ve üniversite… Üniversite hayatı bambaşka bir dünya. Hele lisans süreci keyiflidir, yepyeni bir alanı öğrenmeye başlamak müthiş. Türkiye’nin bambaşka noktalarından gelen birçok kişi ile bir arada olmak, başka hikayeler öğrenmek, dostluklar kurmak, insanlardan geçmek, kısacası yaşamak. Bu sürecin iyi geçmesi seçilen üniversite ve bölüme tabii ki çok bağlı. Ben varsayıyorum ki öğrenci dilediği bir bölümde emeklemeye başlamayı seçmiş (eğer ebeveynlerini bu süreçte susturabildiyse!). Mesela ailem Bilgisayar Mühendisliği okumam konusunda çok ısrarcı davranmıştı. Ben de aman nasılsa bilgisayarı iyi kötü beceririm, biraz da aileme inat Endüstri Mühendisliği seçmiştim. İlk sene ortak ders dönemiydi, sonuna geldiğimde ise ben ne yaptım demiştim. Yeterince şanslıymışım ki yatay geçiş yaparak Bilgisayar Mühendisliği’ne dönüş yapabilmişim. Düşünsenize sırf bir inat uğruna sevdiğim şeyi neredeyse yapamayacakmışım! 🙂 Yani olay burada kendi kararınızı vermekte.

Vereceğim ilk tavsiye alanınızı sevin. Bu sadece derslere katılmak demek değil. Internet üzerinde öyle güzel kaynaklar var ki, dersten alacağınızın çok ötesine geçmeniz mümkün. Minimum bilgiyi öğrenmek değil, her türlü kaynaktan maksimum bilgiyi alarak mezun olmak gerek. Film izlemek, kitap okumak, belgesel izlemek, yurtdışındaki üniversitelerin derslerde kullandığı materyallere göz atmak hepsi çok kıymetli. Bunları yaparken de derslerden geri kalmayın. Çünkü lisans ortalamanız çok önemli. Biz okurken bunun önemini geç kavradık. Diplomamı alırım yoluma bakarım kafası çok yanlış. Çünkü lisans ortalamanız, yani gene orada yazan sayı, hayatınızı şekillendirecek. Örneğin yüksek lisansa başvurmak istediğiniz zaman lisans ortalamanıza bakılacak. Üniversitede burs almak isterseniz, araştırma görevlisi olmak isterseniz, yurtdışında bir üniversiteye gitmek isterseniz, ortalamanız yüzleşmeniz gereken bir gerçek olarak kendini gösterecek. İleride yaşayacağınız hayal kırıklıklarını azaltmak için, lütfen ortalamanızı yüksek tutun. İyi üniversitelerde bu iş gerçekten zor, ama elinizden gelenin en iyisini yapabilirsiniz. Diğer önemli şey, yabancı dile önem verin. Özellikle iyi bir seviyede İngilizce bilmek, birçok zaman size yardımcı olacak. Dünya’nın her neresine giderseniz gidin, İngilizce konuşan birilerini illa ki bulacaksınız.  Yabancı dizileri altyazı ile izlemenizi tavsiye edebilirim. Uzun vadede altyazılardan kurtulmayı deneyebilirsiniz. Yazları ufak tefek stajlar bulup yurtdışına gitmeye çalışın. Yaz dönemi uzun bir süreç. Kabuğunuzdan uzaklaşmak, başkaları neler yapıyor görmek size vizyon katacaktır. Geç öğrendiğim bir diğer şey akademisyen sadece ders vermez! Arkadaşlar, araştırma yapmak diye bir şey var. Bilimsel makaleler yazmak, projeler önermek, konferanslara gitmek, sunumlar yapmak ve daha neler neler.

Ve son tavsiyem bol bol sosyalleşin. Arkadaşlarla vakit geçirmek, konserlere gitmek, tatil yapmak kısacası özgürleşmek güzeldir. Bu yaşlarınızın tadını çıkarın, sanırım yaşlandım!

Eylul 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Yapay bir kalp, neden olmasın?!

Bilim ve teknolojinin ilerlemesi ile beraber hayat kalitemizin de arttığı bir gerçek. Beni en çok heyecanlandıran gelişmeler ise sağlık alanında olanlar. Çünkü sağlık öyle bir şey ki “aman olsa da olur olmasa da” diyebileceğimiz türden değil. Daha önce üç boyutlu (3B) yazıcılar konusuna değinmiş, ve hatta yazımı bu yazıcılar ile üretilebilecek organlar konusuyla noktalamıştım. Bu yazıda, yapay kalp konusunu ele alalım.

Bugüne kadar kalp yetmezliği yaşayan hastalar ya kalp pompalama görevini gören cihazlara bağlı olarak yaşıyor, ya da mekanik implantlar ile hayat mücadelesi veriyorlar. Bu tür implantlar çelik, titanyum ve plastik gibi maddelerden oluşuyor. Bu maddeleri doku ile entegre etmek zor, çünkü kan yapısına zarar da veriyorlar. Örneğin, kan pompalanırken kan kümeleri oluşabiliyor. Bu durumun önüne geçmek ise kan sulandırıcı ilaçlar verilerek kan pıhtılarının oluşumu engelleniyor. Yalnız buradaki en büyük sorunlardan bir tanesi bu ilaçların felç veya kanama gibi yan etkileri olması. ETH Zürich profesörü Stark, tüm bunları Avrupa’da tanıştığı bir kalp cerrahından öğreniyor, ve yumuşak dokuda bir yapay kalp üretiminin önemini o zaman anlıyor. 3B yazıcılar vasıtasıyla, yapay kalp üretme fikri de ortaya çıkmış oluyor.

Şekil olarak gerçek bir kalbi andıran önerilen yapay kalp modeli, Stark’ın grubunda araştırmasını sürdüren bir doktora öğrencisi olan Nicholas Cohrs tarafından geliştiriliyor. Cohrs konunun önemini şu şekilde anlatıyor: “Kalp yetmezliğine karşı mücadele veren, Dünya’da 26 milyon insan var, ve kalp bağışlayan insan sayısı çok az.”. Bu noktada, kalp yetmezliği yaşayan insanlar için yapay kalplerin üretimi büyük bir şans. Gerçek bir kalbin tüm fonksiyonlarını yerine getiremese bile, kalp naklini bekleyen hastaların hayatını kolaylaştıracağı bir gerçek.

3B yazıcılar kullanılarak iki tip basım yapmak mümkün. Direkt Basım’da, elde edilmek istenen model oluşturulup, model basılabilir. İndirekt Basım’da ise, elde edilmek istenen modelin kalıbı basılır. Ardından bu kalıp kullanılarak, farklı materyaller kullanılarak ürün oluşturulabilir. Kuyumcu sektöründe bu metot yaygındır mesela. Aynı kalıp kullanılarak hem gümüş hem de altın bir yüzük elde edilebilir. Konumuza dönecek olursak, yapay kalbi üretmek için, araştırmacılar indirekt basım tekniğini kullanarak öncelikle kalbin 3B bir kalıbını oluşturuyorlar. Bu kalıp vasıtasıyla, yumuşak dokulu silikon bir kalp üretiyorlar.

Üretilen yapay kalp, henüz prototip aşamasında. 390 gram ağırlığında ve büyüklük olarak da insan kalbine denk. Gerçek kalp gibi sağ-sol bölümlerden oluşuyor. Yapay kalp içerisinde kas yapısı mevcut değil. Dolayısıyla ekstra bir bölme, basınçlı havayı kullanarak kanı pompalama görevini üstleniyor. Mevcut haliyle, 3000 kalp atımı sağlayabiliyor. Bu da 30-45 dakika arasında bir süre için kullanılabileceği anlamına geliyor. Yapılan testler insan kanına benzeyen bir sıvı ile yapılıyor, ve yapay kalbin pompalama işini yapabildiği gözlemleniyor. Yapay kalbin çalışma süresinin artması için, daha uygun materyallerin kullanılması gerekiyor. Bu prototip, işin yapılabilirliğini bilim dünyasına kanıtlamış oluyor. Artık yeni materyaller sayesinde çok daha iyi modeller üzerinde çalışılmaya başlanacaktır.

3B yazıcılar ile daha çok heyecan verici işler yapılacağına inancım tam. Bu noktada en önemli kısım, doğru materyallerin bulunabilmesi. Gerçek insan dokusu ile basılan 3B modeller benim ilgimi çekiyor. Biraz daha bekleyelim 🙂

Ağustos 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Mamma mia! Hoşgeldin MamaMe!

Türkiye’deki kadınları iş hayatının birer parçası haline getirmek gerçekten önemli. Ekonomik ve sosyal anlamda ilerlemek, kadınları da bu sürece dahil etmeden mümkün değil! Kadın nüfusunun büyük bir bölümü evinde oturan, yemek pişiren ve ailesi ile ilgilenen bir kesim. Peki bu kesimi iş hayatı içerisine nasıl dahil edeceğiz? Sizleri yeni bir girişim olan MamaMe projesi ile tanıştırmak istiyorum. Herkesin hasret kaldığı bir “anne yemeği” konsepti vardır, ama kimisi için erişmesi zor bir hayaldir bu. Bu proje sayesinde, artık oturduğunuz yerden anne yemeği siparişi vermek mümkün!

Türkiye’de çevrimiçi yemek siparişi verecek platformlar mevcut. Hatta çoğumuzun sık sık da kullandığı platformlar bunlar. Ne zaman bir şey sipariş verecek olsak seçenekler pek de değişmiyor: pizza, hamburger, lahmacun, pide vb. Bu tür yiyeceklerden hem çok sıkıldık, hem de pek sağlıklı oldukları söylenemez. Mesela yemekler hazırlanırken ne tür malzemeler kullanılıyor, bu kısım kocaman bir soru işareti. Annelerimizin hazırladıkları yemekler öyle mi? Annelerimiz her şeyi tek tek seçip, en sağlıklı şekilde hazır ederler. MamaMe projesi tam da bu noktada devreye giriyor. MamaMe’nin temelleri 2017 yılında Boğaziçi Üniversitesi HayalEt Kuluçka Merkezi’nde atılıyor. Proje kurucularının yenilikçi fikri şu: “Anneler yemekleri daha çok pişirsin, ve bu yemekleri başkaları da yeme fırsatı bulsun.”. Bu projenin arkasında, Prof. Dr. Pınar Yolum, Prof. Dr. Ayşegül Toker, Evrim Tankuş Hakyemez ve daha birçok önemli isim var.

MamaMe projesine dahil olan anneler iş hayatındaki yeni ünvanlarını kapıyor, ve mutfaklarında birer MaMe’ye dönüşüyorlar (zaten annelerimiz birer süper kahraman değil mi?). MaMe olmak öyle kolay değil. Her MaMe; kadın kooperatiflerine üye oluyor ve bu yenilikçi iş modelinin bir parçası haline geliyor. MaMe’ler gördükleri eğitim sonrasında birer hijyen sertifikası alıyor. MaMe mutfakları periyodik olarak denetleniyor ve hijyen koşullarının devamlılığı sağlanıyor. MaMe’ler haftalık olarak mutfaklarında ne pişireceklerini belirtiyor, ve siz mönüye bakarak çok önceden sipariş verebiliyorsunuz. Yemekler eve geldikten sonra ise, yemeğinizi gerekiyorsa ısıtıp afiyetle yiyorsunuz. Yemeğin güzel olması ve iyi koşullarda pişirilmiş olması bence çok önemli. Proje henüz her bölgede hizmet vermiyor, ama siteleri üzerinden gelişmeleri takip etmek mümkün. Benim verdiğim sipariş, bana ulaştığı zaman anne nasihati ile beraberinde geldi. Annemiz teslimatı yapacak arkadaşa sıkı sıkı tembihlemiş: “Yoğurdu bir gün dolapta tutsunlar, sonra yesinler.”. Biz siparişimizden memnun kaldık, başkalarına da şiddetle tavsiye ediyoruz. Artık bizim bölgede hizmet veren MaMe’leri de tanıyorum, Oya MaMe haftaya ne pişirecekmiş diye ara ara siteye göz atıyorum 🙂

Projenin teknoloji bacağında, Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Pınar Yolum yer alıyor. MamaMe projesi, yapay zeka destekli bir sistem üzerinde çalışıyor. Yapay zeka sayesinde, zaman içerisinde akıllı öneriler ile hem MaMe’ler hem de kullanıcılar değişik mönüler ile karşılaşacaklar. Sonuçta herkes mutlu olacak; MaMe’ler daha çok kazansın, biz kullanıcılar da güzel şeyler yiyelim. Pınar Yolum, 2017 yılı Teknolojinin Kadın Liderleri ödül programı kapsamında “Yılın Başarılı Kadın Girişimcisi” ödülünü aldı. Program bu sene Microsoft Türkiye, KAGİDER ve Aydın Doğan Vakfı tarafından desteklendi. Kısacası MamaMe birçok kadını desteklemek üzere piyasaya sağlam bir giriş yaptı. Projenin yolu açık olsun!

Azınlık toplumlarına ait MaMe sayılarını arttırmanın zamanı geldi diye düşünüyorum. Öyle etrafta herkes bir şeyleri pişirdiğini zannediyor. İşi bilenden yiyeceksin! Mesela Silva’nın zeytinyağlı dolması ve topiği, Seta’nın paskalya çöreği mönüde olsa fena olmaz mı? Bizim ailedekilerin marifetlerini ortaya koyayım böylece! 🙂

Temmuz 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Çocuklar için Yaz Programı

Haziran ayını çok insan sever. Öncelikle yaz olduğu için, güneşli günler hepimize iyi gelir. Yazın başı henüz sıcaklar da bastırmamış, keyifli bir ay. Haziran ayı, çocuklar için daha da özel. Okulların tatile girdiği, ve üç aylık bir dinlenme sürecinin başlangıcı. Bu süre verimli kullanılırsa, çocuklara çok şey öğretebilir aslında. Burada unutmamak gereken, çocuklar sadece okulda öğrenmiyor. Öğrenmeyi hayatın her anına yedirmek gerek, ve çocukların da bu farkındalık ile yetiştirilmesi gerek. Peki çocuklar bu yaz ne yapsın? İşte benden birkaç öneri.

  • Çocuğunuz arkadaşları ile çevrimdışı vakit geçirsin.

Şimdi yaz tatilini verimli geçirsin dedikse, sıkıcı bir kampa sokun demedik 🙂 Eğer ortam müsait ise, bırakın çocuğunuz arkadaşları ile bol bol vakit geçirsin, oynasın, sohbet etsin. Burada benim en kızdığım herkesin eline akıllı bir cihaz veren veliler. Siz böyle mi büyüdünüz?! Burada arkadaş ortamı çok mühim. Veliler birleşin ve şu akıllı cihazları ortadan yok edin. Emin olun onlar kendilerini oyalayacak daha iyi şeyler bulacak!

  • Çocuğunuzu yapboz dünyası ile tanıştırın.

Birçok veli yapbozları pek sevmez. Belki büyüdükleri dönemde yapbozlar moda değildi. Tabii başka sevimsiz sebepler de olabilir. Bir masayı feda etmek lazım mesela. Ya sürekli oraya buraya savrulan yapboz parçalarını ne yapacağız? Hemen pes etmek yok. Mesela yapboz halısı diye bir şey var. Yapboz yapılacağı zaman ortaya çıkıyor, sonra hop diye rulo yapılıp yok ediliyor. Süper buluş! Peki sizi yapboz yapmaya ikna ettiysem, gelelim fasulyenin faydalarına. Psikologlar, yapboz yapmanın çocukların beyin gelişimi için çok faydalı olduğunu söylüyor. Şöyle düşünün, sıfırdan bir dünya yaratmaya çalışıyorlar. O dünyayı eviriyorlar, çeviriyorlar, değiştiriyorlar ve var etmeye çalışıyorlar. Beyin, gözler ve eller müthiş bir koordinasyonda çalışıyor. Ve en güzeli problem çözme yetenekleri gelişiyor. Tek bir çözüm var, ve o çözüme ulaşmak için çocuklar farklı stratejiler geliştirmek zorundalar. Bazen yapbozun küçük parçalarını çözmeye çalışacak, ardından bu küçük parçaları birleştirerek büyük resme ulaşmaya çalışacaklar. Sadece çocuklar için değil bence herkes için çok eğitici bir süreç. Kendisini zorlamak isteyen velilere bir önerim var. Escher’in eserlerinin yapbozları var. Parçalar siyah-beyaz olunca yapması pek kolay değil ama bitirmesi süper bir mutluluk veriyor!

  • Çocuğunuz ile beraber programlama öğrenin.

Bilgisayar programlarını kullanmayanımız artık neredeyse yok. Peki henüz kullanmaktan sıkılmadınız mı? Mesela bir bilgisayar programı yazmak nasıl bir şey olurdu? Bu yaz, çocuğunuz ile programlama dünyasına bir giriş yapmanın tam sırası. Benim bu konudaki favori programlama dilim, Scratch. Bu programlama dili çocuklar için dizayn edilmiş, ve on senedir kullanılan bir dil. Bu programlama dilini geliştirenler ise MIT Medya Lab’ında çalışmalarını sürdüren Lifelong Kindergarten grubu. Çocuklar, çevrimiçi olarak bu dili öğrenebiliyorlar, başka çocuklar ile etkileşime geçebiliyorlar. Hedef ise hikayeler, oyunlar ve çizgi filmler yapmak. Bunları yapabilmek için, belirli Scratch blokları var; bu bloklar belirli bir kombinasyonda bir araya geldikleri takdirde bir program haline geliyor. Programın nasıl olacağı ise tamamen çocuğunuzun yaratıcılığı ile doğru orantılı. Unutmayın ki tek bir doğru yok. Bu yüzden küçük bir program bir bakmışsınız kocaman bir programa dönüşmüş. Scratch, o kadar yaygın olarak kullanılıyor ki hemen hemen her dilde kaynak bulmak mümkün. Türkçe kaynakları çok iyi. Anneler-babalar bu kaynaklara bir göz atın. Eminim siz de öğrenirken çok eğleneceksiniz.

Yaz dönemini değerlendirmek için yapılabilecek inanın çok şey var. Çocuklarınıza ve size iyi gelecek birkaçı üzerinde durmak istedim. Haydi biraz çocuklarımızın yaratıcılıklarını tetikleyelim!

Haziran 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Doktora yapmalı mı, yapmamalı mı?

Doktora eğitimi sürecine girmek çok kolay bir iş değil, iyice bir düşünmek gerekiyor. Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde sürdürdüğüm doktora eğitimimin sonlarına yaklaşırken bu konudaki görüşlerimi sizlerle paylaşmak istedim.

Diyelim yüksek lisans bitti, doktora eğitimine devam etmeli miyim? Bu sorunun cevabını vermek çok kolay değil. Çünkü içerisinde yaşadığınız ülkeye göre bu sorunun cevabı değişebilir. İnsan her zaman kalbinden geçeni yapamıyor maalesef. Kararlarımızı etkileyen bir sürü faktör var. Kimi zaman ailevi sebepler, çoğu zaman ise maddi sebepler bizi farklı bir yola itiyor. Doktora eğitimine devam demek, uzun seneler öğrenciliğe devam demek. Yurtdışında da işler karışık, nerede olduğunuza göre süreç değişiyor. Örneğin, Avrupa’da çoğu yerde ders alma yükümlülüğü yok. En az dört senede, doktora diplomasını almak mümkün oluyor. Hatta çoğu zaman öğrenciler sanayi işbirliği içerisinde olan üniversitelerde doktora yapıyor, bir yandan bir işte çalışıp para kazanırken, yaptıkları iş de tezlerini yazmada yardımcı oluyor. Hollanda’da da benzer bir durum söz konusu. Doktora öğrencilerinin işçi statüsü kazanması şart. Böyle olunca da öğrenciler yaşamlarını kolaylıkla sürdürebiliyor. Türkiye’de durum, Amerika modeli gibi. Öğrenciler, öncelikle ders döneminden geçiyor. Ardından, yeterlilik sınavına girerek doktor ünvanı almak için yeterli olduklarını kanıtlamaya çalışıyor. Sonrasında da, bir tez konusu belirleyip tez önerisi veriyorlar. Kabul edilen tez önerisi ardından ise, araştırma süreci başlıyor, yayınlar yapılıyor ve tez yazılıyor. Araya ders dönemi girdiği gibi işler biraz uzuyor. Türkiye’de iyi bir üniversitede doktora yapmak demek, en az altı seneyi bu işe yatırmak anlamına geliyor. Türkiye’de doktora öğrencileri, yurtdışındakiler kadar şanslı değiller. Çünkü hayatlarını sürdürebilmek için para kazanma yollarını bulmak zorundalar. Örneğin, araştırma görevlisi olunabilir, bir projede araştırma yapılabilir veya üniversite dışında bir iş bulunabilir. Üniversite dışında bulunan her iş ise, doktora sürecini olumsuz yönde etkiliyor bu bir gerçek. Tüm hafta tam zamanlı bir işte çalışıp, bir taraftan da iyi bir doktora sürdürebilmek inanın ki çok zor ve hatta imkansıza yakın.

İşin matematiğini bir kenara bırakırsak, doktora eğitimi çok keyifli bir süreç. Bir problemi ele alıp dört beş sene üzerinde kafa patlatmak gerçekten deli işi. En büyük deli olan hocanızın peşine takılıp öğreniyorsunuz çok şeyi. Hoca faktörü çok önemli, anlaşamadığınız bir hoca ile ilerlemeniz mümkün değil. Diğer önemli faktör ise, tez konusu. Üzerinde kafa patlatmaktan keyif alacağınız bir konu bulmak şart. Çoğu insanın başına gelen şey, ilerlemeyen ve seneler süren doktora tezleri. Bu iki faktörden en az biri sıkıntıya girerse, doktora süreci de kesin tökezliyor. Çok kolay değil, bu süreçte insanlar psikolojik olarak çökebiliyor. O yüzden doktora sürecinden geçen öğrencilerin birbirlerini gözlemlemesi şart. Kimi zaman kendimizle meşgul olduğumuz için, karşımızdakinin ne durumda olduğunu fark etmiyoruz bile. Bunun sonuçları bazen çok ağır olabiliyor, dikkatli olmak lazım.

Doktor ünvanı alan çok insan kariyerine üniversitede devam etmek istiyor. Akademisyen olmak çok güzel bir meslek, kendinizi sürekli güncel tutmak zorundasınız. Yoksa sizi ham yapar bu zilliler! Lisans eğitimi için gelen cıvıl cıvıl öğrenciler, sizi ayakta tutmak için yetecek kimi zaman. Diğer taraftan öğrencilerinizle araştırmalara devam edecek, makaleler yazacak, yurtdışında konferanslara katılacaksınız. Her şey kulağa güzel geliyor ama tüm bunlar için akademik özgürlük şart! Özgür olmayan bir akademi bu saydıklarımın hiçbirini sağlıklı bir şekilde yerine getiremez. Bugünün koşullarında doktora yapmak isteyenlere diyebileceğim, gidin buralardan. Yurtdışında sakin bir doktora hayatı yaşayın, daha çok üretin, daha çok öğrenin ve yatırımı kendinize yapın.

Ben kendi doktora sürecimde (son altı sene) çok acayip şeyler yaşadım, hepimiz yaşadık. Her şeye ve herkese rağmen oturduk, bilim yaptık; biz de buradayız dedik tüm dünyaya…

Mayıs 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Nesnelerin İnterneti’ne hazır mıyız?

Şubat yazısında, “Nesnelerin Interneti” konusunu ele almıştık. Akıllı tabir edilen her cihazın, internete bağlı bir varlık haline gelmesinden söz etmiştik. Bu cihazlar, kişiler hakkında bilgi toplar, uzakta bulunan bir ortama verileri depolar, kimi zaman başka akıllı cihazlar ile iletişime geçer ve verilerini paylaşır. Akıllı cihazları kullanabilmek için verilerin paylaşılması bir kriter elbette. Örneğin, ses komutuyla çalışan bir akıllı televizyon aldınız. “Ses verilerimi kaydetmesine izin vermiyorum” dediğiniz an, cihazı kullanamazsınız. Burada bir karar vermek gerekiyor. Bu cihazı kullanmak için mahremiyetimden ne kadar ödün vermeliyim? Her şeye rağmen cihazı kullanmak ağır basıyorsa yapacak bir şey yok, güle güle mahremiyet. Yani cihazı kullanıyorsunuz diye illa da, verileriniz kötü kişilerin eline geçmeyecek. Ama mahremiyetinizi koruma işini bir başkasına devrediyor olacaksınız. Kısacası kontrol sizden çıkmış olacak. Bu ayki yazıda, Nesnelerin İnterneti dünyasında yaşanan farklı hikayeleri derledim. Başımıza gelmez demeyin, dikkatli okuyun 🙂

Spiral Toys firması tarafından üretilen internete bağlı oyuncak ayılar Şubat ayında büyük bir mahremiyet ihlaline sebep olmuş. Çocukların ve ebeveynlerin seslerini kaydeden oyuncak ayıların, verileri herkesin erişimine açık bir ortama koyduğu ortaya çıkmış. İnternete sızan bu verilerin, iki milyon kişiye ait olduğu söyleniyor. Veriler içerisinde 800.000 e-posta adresi ve şifreler yer alıyor. Çocuklarınıza sevimli bir arkadaş alayım diyorsanız, bir daha düşünün. Normal bir oyuncak ayı kafi!

İnternete bağlanabilen bebek monitörleri de bir hayli popüler oldu. Gittiğiniz her yerden bebeğinizin ne durumda olduğunu görebilme lüksü tabii ki harika. Ama bir de şöyle düşünün. Bebek monitörü kontrolü başkaları tarafından ele geçirilse mesela? 7 gün 24 saat boyunca yabancılar tarafından bebeğiniz gözlemlense, evde olan biten kayıt altına alınsa? Washington’da bir ailenin başına gelen korkunç bir hikaye var. 3 yaşında bir çocuk, bebek monitörünü ele geçiren bir kişi tarafından gece uyurken rahatsız ediliyor. “Uyan küçük oğlan, baban seni arıyor” diye seslenen kişi çocuğu bir hayli korkutuyor, ve çocuk bu durumu ailesine anlatıyor. Ailesi, odadaki bebek monitörünün kendilerini takip ettiğini görünce durumun farkına varıyorlar. Bu olay burada yaşansa, “bir şey yok oğlum, sana öyle geliyordur” derlerdi kesin. Bunun gibi birçok vaka var. Bebeğe küfür edenler, müzik dinletenler, uygunsuz sesler dinletenler vb.

Amazon firmasına ait Echo isimli bir cihaz var. Ses komutları ile çalışan bu cihaz, birçok işlevi yerine getiriyor. Haber okuyor, trafik ve hava durumunu haber veriyor, sesli kitapları okuyor, evdeki ışıkları kapıları kontrol ediyor, alışveriş yapmanıza yardımcı oluyor ve daha bir sürü şey. Topladığı veriler kıymetli ve kimi zaman hayat kurtaracak nitelikte olabilir. Kasım 2015’te Amerika’da bir evde bir cinayet işleniyor, ve katilin ev sahibi kişi olduğu iddia ediliyor. Olayın kendisi enteresan. 3-4 kişi futbol izlemek için bir araya geliyor, içkiler içiliyor, eğleniliyor. Birkaçı evden gidiyor, ve ev sahibi de uyumaya gittiğini söylüyor. Sabah ise küvette bir ceset ile karşılaşıyorlar. Soru şu, katil kim? Ev sahibi hala tutuklu olarak yargılanıyor. Birçok delil de cinayetin onun işlediği yönünde. Mahkemede olay enteresan bir hal alınca, evdeki Amazon Echo cihazının verilerinin mahkeme tarafından değerlendirilmesi isteniyor. Ne de olsa cihaz sürekli dinleme halinde, ve cinayeti aydınlatacak veriler bu cihaz tarafından kaydedilmiş olabilir. Amazon iki kere verileri kişi mahremiyetini korumaya yönelik olarak vermeyeceğini dile getiriyor. İşin boyutu, cihaz sahibinin izin vermesiyle değişecek mi bekleniyor. Belki de bu cihaz sayesinde, katil bulunabilecek. Bu durumun beraberinde getireceği yeni soru ise, bu verilere istenildiği takdirde erişim hakkı verilecek mi?

Akıllı cihazlar birer küçük bilgisayar. Güvenliği göz ardı ettiğiniz anda, farkında olmadan çok şey başınıza gelebilir. Mesela çevrimiçi bir şekilde evinizden yayın yapıyor olabilirsiniz. Aman ha!

Nisan 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Yüksek Lisans Sorular ve Cevaplar

Bir öğrencinin lisans eğitimi sonuna yaklaşması ile kendine ilk sorduğu sorulardan biri: “Acaba yüksek lisans yapmalı mıyım?” şeklindedir. Öyle korkunç bir süreçtir ki bu, bilen bilmeyen her kafadan bir ses çıkar. En güzeli nedir biliyor musunuz? Kapatın kulaklarınızı, ve içinizden gelen şekilde davranın.

Lisans öğrencileri için iki uç öğrenci profili vardır. İlki, istemeden bir lisans programına ayak basan öğrenci tipi. Bunun sebebi çeşitli şeyler olabilir. Mesela üniversite giriş puanı yetersiz olduğu için öğrenci kendini iyi kötü bir yere atabilir. Kimi zaman iyi bir puanla, hatalı tercihler yüzünden kötü bölümlere yerleşen öğrenciler de olabilir. Bir de çevre baskısı ile bir lisans programına kayıt olan öğrenciler var. Bu en fenası. Hadi öğrenci şanslı ise bölümü sevip mezun olacak. Bunu zorla evlendirilen insanlara benzetebiliriz. Hani sevmeden evlendiler, ama sonradan birbirlerini çok sevdiler vakası.. Aksi durumda belki de öğrenci hayatı boyunca mutsuz olacağı bir mesleği icra etmeye çalışacak. İkinci uç, gerçekten istediği bölüme giren öğrenciler. Bu tip öğrenciler, lisans sonunda nispeten daha mutlu olan öğrenciler. En azından yolun başında ne istediklerini biliyorlar. Tabii lisans eğitimi boyunca yanlış yerde olduğunu düşünenler de yok değil. Dolayısıyla, lisans öğrencileri bu iki uç arasında ileri geri hareket ederler. Öğrencinin hangi uca yakın olacağı ise çok göreceli. Mesela harika hocaları, güzel dersleri ve iyi olanakları olan bir lisans programının, öğrencileri tatmin etmesi daha olasıdır.

Herkes yüksek lisans yapsın mı? Cevap kişiye göre değişir ama herkes düşünmeli. İlk uca yakın öğrenciler kötü bir lisans hayatı geçirmiş olabilirler, ama yüksek lisans her şeyi değiştirebilir. Her şey kötü başladı diye, kötü devam edecek diye bir şey yok. İkinci uca yakın öğrenciler zaten lisans hayatından keyif almış olduğu için yüksek lisansı büyük ihtimal düşüneceklerdir. Açılan üniversite sayısı o kadar fazla ki, lisans mezunu olmayan kalmadı. Bu da ister istemez, herkesi yüksek lisans yapmaya yöneltiyor.

Yüksek lisans boyunca ne dersler almam lazım? Tüm üniversitelerde durum nasıldır bilmiyorum, fakat iyi üniversitelerden yola çıkarak bu soruya bir cevap vereyim. Bir kere lisans eğitimi boyunca uygulanan dayatma politikası yok. Öğrencinin önünde ufkunu açacak birçok ders durur, ve öğrenci canı ne istiyorsa o dersleri alır. Tezli yüksek lisans programına kaydolacak bir öğrenci, yüksek lisans eğitimi sonunda bir de tez yazacak tabii. Öğrencinin aldığı dersler de, tez hocası ve tez konusu seçimini etkileyecek en önemli faktör. Unutmamalı ki tek tip yemeği tadarak, şu yemeği severim demek doğru olmaz!

Yüksek lisansta dersler nasıl geçer? Vallahi çok keyiflidir. Kimi derste çok öğrenci vardır, hoca anlatır öğrenci dinler modu olur. Kimi derste ise daha az öğrenci vardır, tam sohbet havasında bir ders işlenir. Bu biraz da aldığınız derslere göre şekillenir. Derslerin sadece hocaları değil, aynı zamanda asistanları da vardır. Asistanlar, öğrencilerin eksik kaldığı noktalarda öğrencilerin en büyük yardımcısıdır.

Bir taraftan yüksek yapsam bir taraftan da çalışsam diyorum, ne dersin? Aman derim. Ben bir şey yapınca hakkıyla yapmayı sevenlerdenim. Biraz ondan biraz bundan deyince her şeyi yönetmek gerçekten zor oluyor. Şanslıysanız hocanızın projesi vardır, ve proje kapsamında sizi maddi olarak destekleyebilir. Üniversite içinde bir şeyler bulabiliyorsanız o da olur. Mesela yüksek lisans burslarına başvurabilirsiniz, üniversite içi projelerde görev alabilirsiniz veya araştırma görevlisi olabilirsiniz. Üniversite dışı çalışmanızı tavsiye etmem, tabii seçim sizin. Diploma için yüksek lisans yapan çok..

Yüksek lisansın en farklı tarafı nedir mesela? Kesinlikle “araştırma” kısmı derim. Lisanstan mezun olan bir öğrenci ne araştırma yapmayı biliyor, ne de araştırma sonuçlarını paylaşmak için makale yazmayı. Akademi dünyası bambaşka. Sizinle bire bir ilgilenecek bir tez hocası buluyorsunuz, beraber tez konusunu belirliyorsunuz. Sonra da hocanızın serpiştirdiği ekmek kırıntılarını takip ediyorsunuz. E sonra ne mi oluyor? Tabii ki şeker kaplamalı bir tez! 🙂

Eh keyifli keyifli mezun oldunuzsa, artık akademisyen olmayı da düşünebilirsiniz. “Affedersiniz akademisyen” noktasında henüz değiliz çok şükür..

Mart 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Senin, benim, nesnenin Interneti!

Akıllı cihazların olmadığı bir hayat artık çoğumuz için imkansız. Zannediyoruz ki kullandığımız cihazlar hep bizim kontrolümüzde kalacak. Bu cihazların da sosyal varlıklar olarak aramızda yer aldığını söylesem, ve hatta aralarında kurdukları ağ sayesinde birbirleri ile konuşuyorlar desem, ne dersiniz? Yani nasıl ki biz kullanıcılar olarak internete bağlıysak, akıllı cihazlar da aynı şekilde bağlılar. 2020 yılına kadar 50 milyar akıllı cihaz olacağı öngörülüyor. Hadi kemerleri bağlayıp, başımıza gelecekleri bekleyelim…

Internet dediğimiz kavram bugünlere çok kolay gelmedi. İlk başlarda, sabit web sayfaları vardı, ve kullanıcılar bu web sayfalarına erişip içerikleri okuyorlardı. İçerik sadece okunmak üzere tasarlanmıştı, kullanıcıların pasif bir rolü vardı.Yani bunu gazete alıp okumaya benzetebiliriz. Daha sonraları, web ortamının etkileşime açık bir ortam olması sağlandı. Kullanıcılar artık okudukları içerikleri beğenebiliyor, bu içerikler hakkında yorumlar yapabiliyor ve bu içerikleri başkaları ile paylaşabiliyordu. Sosyal Ağ platformları ile de kullanıcılar arası etkileşim iyice arttı. Son yıllarda hayatımıza giren akıllı cihazların artması ile birlikte, kullanıcıların akıllı cihazlar ile olan etkileşimi de arttı. Yani web dediğimiz şey basit bir modelden başladı, ve karmaşık bir model olmaya başladı. “Nesnelerin Interneti” dediğimiz kavram ile de, her cihaz internete bağlı bir varlık haline geldi. Nesne dediğimiz şey çok geniş bir yelpazede düşünülebilir: internete bağlı arabanız, ampulünüz, kapı kilidiniz, termometreniz, bebek monitörünüz, kameranız vb. Bu nesneleri telefon, tablet bilgisayar veya web üzerinden yönetebilmek mümkün. Örneğin, eve girmeden akıllı ampullerinizi uzaktan kontrol edip ışıkları açabilirsiniz. Ülkemizde bu tür cihazlar henüz çok yaygın değil, ama yavaş yavaş evlerimizdeki yerlerini almaya başlayacaklar. Tüm bunları neden mi anlattım? Tabii ki konuyu mahremiyete getirmek için! 🙂

Web ortamının bu karmaşık dünyası içerisinde kullanıcıların güvenliğini ve gizliliğini korumak da çok kolay değil. Akıllı cihaz dediğimiz şeyi alıyoruz ve en özelimiz içerisine sokuyoruz mesela evlerimize. Akıllı kamera sistemini düşünelim, evinizin her köşesi internet üzerinden izlenebiliyor olacak. Varsayalım ki kötü niyetli bir kullanıcı sisteme sızdı. Ne olacak? Eviniz bir anda “Biri Bizi Gözetliyor” evine dönecek, hem de ruhunuz dahi duymadan. Belki görüntüler kaydedilecek, başkaları ile paylaşılacak. Tatile çıktığınız zamanlar evinize hırsız girecek. Bu sadece yaşanabilecek senaryolardan bir tanesi. 2015 senesinden bir haberi hatırlarınız. Samsung’un ürettiği akıllı televizyonlar, kullanıcıların sesli konuşmalarını kaydediyordu. Bunun sebebi ise, televizyonun sesli komutlar ile çalışıyor olmasıydı. Örneğin, “Televizyonu Aç” komutunu anlaması için, konuşulan her şey kaydediliyordu şaka değil! Hatta, Samsung topladığı bu verileri başka bir şirketle paylaşıyordu.

Akıllı cihaz aldığınız veya alacağınız zaman, kendinize sormanız gereken birkaç soru var:

  1. Bu akıllı cihaz benim hangi verilerimi topluyor? Başka uygulamalar ile entegre olabiliyor mu? Alacağınız akıllı cihaz, her ne amaç için kullanılacaksa, bu amaca uygun verilerin toplanacağına emin olun. Bu cihaz üzerine yükleyeceğiniz başka uygulamalar da güvenlik açığı yaratabilir. Mesela telefonunuza yüklediğiniz bir fotoğraf uygulaması, telefon defterinize erişim istiyorsa, bu uygulamayı yüklemeyin! Akıllı cihazın hangi verilerinizi topladığından emin değilseniz uzak durun!
  2. Bu akıllı cihaz benim verilerimi kimlerle paylaşıyor? Cihazı üreten firma, bu verileri kendi saklayıp, bu verileri kendi kullanıyor olabilir. Veya Samsung örneğindeki gibi başka firmalar ile paylaşıyor olabilir. Unutmayın, verileriniz ne kadar çok paylaşılırsa daha da çok paylaşılmaya devam edecektir. Verilerin kimlerle paylaşıldığından emin değilseniz, üretici firma ile iletişime geçin. Belli başlı kurumlar bu bilgiyi zaten sizle paylaşır.
  3. Bu akıllı cihazın gizlilik politikası var mı? Garip ama bir çok akıllı cihazın güvenlik ve gizlilik konusunu önemsemediği biliniyor. Çünkü yeni bir alan ve yeni kurulan birçok şirket bu tür ürünleri bir an önce piyasaya sürmeye çalışıyor. Temkinli olmakta yarar var. Ucuz diye bilmediğiniz markaları hayatınızın bir parçası haline getirmeyin.

Nesnelerin Interneti dünyasında müthiş mahremiyet hikayeleri var. Onları da sonraki yazılarıma saklıyorum. Mahremiyetinizi kendi ellerinizle başkalarına vermeyin. Elimizde tek kalan şey bu, kıymetini bilin!..

Şubat 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Donmalı mı donmamalı mı? Yoksa hiç değişmemeli mi?

cryo1

2017’nin ilk yazısı, hayatta ikinci bir şansa sahip olma olanağı veren bir teknoloji hakkında olsun istedim. Öyle bir teknoloji ki insanlar bedenlerinin dondurulmasını talep edip, yüzyıllar sonra uyanmayı isteyebiliyor. Uzunca bir süre uyumak fena bir fikir değildir belki?

Bahsettiğim teknoloji, Cryonics projesinin bir parçası. Tabii insanlar durduk yerde dondurulmak istemiyor. İnsanların bu kararı almasındaki en önemli etken mevcut tıbbın bazı hastalıkların iyileştirilmesinde yetersiz kalması. Hastalığına çare bulamayan insanlar, dondurulmayı tercih ediyor. Böylece seneler sonra uyanabilirlerse, o zamanki koşullarda iyileşme ve hayatlarını sürdürme ihtimalleri var. Firmalarla anlaşma yapan yalnızca hastalar da değil tabii. Kimisi de geleceğin nasıl bir şey olacağını merak ettiği için dondurulmayı seçiyor. Bazı görüşlere göre nanoteknoloji o kadar ilerlemiş olacak ki, insanlar diledikleri yaşta uyanabilecekler. Artık bizden sonraki birkaç nesil böyle şeyleri görüyor olur. Dondurulan bedenler bir bir hayata dönerken gündem olur yahu! Bence bedenleri diriltirken dikkatli olsunlar. Olur ya belalı bir bedeni diriltirler, sonra da al başına belayı! İyilik yap kötülük bul demişler, temkinli olmak şart!

1967 yılında, 73 yaşındaki bir psikolog dondurulan ilk insan, hala uykuda kendisi. Ama o zamanlarda bu teknolojinin işe yarayıp yaramayacağı bilinmiyor. İlk somut deney ise, 1992 yılında California Üniversitesi’nde yapılıyor. Deney kapsamında, Dr. Paul Segal kendi köpeğini donduruyor ve 1-2 saat içerisinde tekrar hayata dönmesini sağlıyor. Burada önemli olan bir diğer soru, hayata döndükten sonra köpeğin davranışlarında bir gariplik olup olmayacağı. Segal’e göre, köpekte herhangi bir farklılık gözlenmemiş. Bu alanda çalışan bilim insanlarını en çok heyecanlandıran deney de bu sayılıyor. Bana kalırsa, Segal projenin devamını sağlamak için köpeğinde bir gariplik sezse de söylememiştir. Cryonics araştırmalarının sürdürülmesi için belki de yalan söyledi, hiç mi mümkün değil?!

Beden ölümü gerçekleştikten kısa bir süre sonra (ya da beden henüz canlıyken), Cryonics işlemlerine başlanması gerekiyor. Şimdi buradaki en kritik nokta, Cryonics işlemlerinin yapılacağı merkeze bedenin ulaştırılması. Bunun için dondurulmayı talep eden insanlar kolye ya da bilezik taşıyorlar ki acil bir durumda ne yapılması gerektiği bilinsin. Ölümün nerede, ne zaman geleceği belli değil ne de olsa.. Öncelikle beden buzlarla örtülüyor ve soğuk kalması sağlanıyor. Özellikle baş bölgesinin soğuk tutulması çok kritikmiş. Her şey yolunda gitti ve beden merkeze ulaştırıldıysa işlemler başlıyor. Vücuttaki kan çekilerek, yerine gliserol isimli donmayan bir kimyasal sıvı enjekte ediliyor. Vücut ısısı -50 derece seviyesine indikten sonra da, beden sıvı nitrojen dolu metal bir kabin içerisinde -196 derecede tutuluyor. Tüm bu işlemlerdeki amaç, bedendeki hücrelerin parçalanmasını engellemek. Bu işlemi gerçekleştiren birkaç firma var. Maliyetler de değişiyor. Mesela ABD kökenli ALCOR şirketi, tüm bedeni dondurma işlemi için 150 bin lira talep ediyor.

Cryonics için talep çok. Mesela, İngilitere’de 14 yaşında kanser hastası olan bir kız bu yöntem ile dondurulmayı talep etti. Yaşından ötürü aile izni alınması gerektiği için durum mahkemelik oldu. Kızın talepleri makuldu, henüz çok gençti ve üstelik yaşama ihtimali olmadığını da biliyordu. Cryonics, onun için bir umuttu. Aile kızlarının kararına saygı duydu, ve kızın ölümünden sonra bedeni Amerika’ya ulaştırıldı. Mahkemedeki yargıçlar da nasıl bir karar vermeleri gerektiğini bilememişler. Çünkü yasalar Cryonics ile ilgili maddeleri henüz içermiyor. Buradan çıkarılacak ders şu. Bilim ve teknolojideki ilerlemeler, hukuk cephesini de besliyor olmalı.

Bedavaya da dondursalar beni, sanırım istemem. Çünkü uyandığımda daha iyi bir Dünya bulacağımı zannetmiyorum… Unutmadan, 2017 hepimiz için güzel bir yıl olsun. Çok isteyince olur sözü tutar belki bu sefer!

Ocak 2017 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.