Felç ve Araştırma

Bilgisayar mühendisi olmak keyifli bir iş, tabii nerede ne yaptığınız ve ne istediğiniz önemli. Banka gibi başı sonu belli bir işte de çalışabilirsiniz, araştırma alanında kalıp uçsuz bucaksız şeyler deneyebilirsiniz. Tabii araştırma dediğiniz şeyin çıktılarını hemen gerçek hayata geçirmek zor. 10-20 sene sonra insanların kullanabileceği şeyler üzerinde kafa patlatmak araştırma.. Hatta bazen tutarsız kötü sonuçlar çıkarmak araştırma.. Belirsizlik akademisyenlere göre, delisin deliyiz deli… Kısacası araştırmayı seviyoruz!

Benim için çalıştığım problemlerde gerçek hayata yakınlık, ve insanlara dokunabilmek önemli. Bilmeliyim ki yaptığım şeyin sonucunda insanların hayatını iyileştirebilirim. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim gibi, şu an çalıştığım projede felç geçiren insanların ikinci felci geçirmesini engelleyecek yapay zeka tabanlı bir sistem üzerinde çalışıyoruz. Problemin içine girdikçe aslında bu işin ne kadar zor olduğunu anlıyorsunuz. Belki size göre dünyanın en güzel arayüzünü dizayn ettiniz, ama karşınızdaki kitlede ciddi hasarlar var. Mesela kimi hastalar kollarını kullanamıyor, kimi hastalar algı güçlüğü çekiyor, kimi konuşamıyor… Ve anlıyorsunuz ki tek bir sistem bunu çözemez. Öyle bir teknoloji geliştirmelisiniz ki, her hastaya göre özelleşebilmeli. Ve bunu sadece akademide çözmeniz imkansız, endüstri desteği şart ve kol kola yürümeyi bilmek gerek.

Projede çalışmanın psikolojik açıdan zorlukları da var. Kimi zaman hastalarla görüşüp, onların hikayelerini dinliyorsunuz. Yaşadıkları zorlukları bilmelisiniz ki, yardım edebilesiniz. İngiltere’nin sağlık sistemi dillere destan… Peki felç yaşlı hastalığı mı? Değil… Bedeninizde anlık bir aksama, her yaşta her insanda felce sebep olabiliyor. Çok hikaye var merak ediyorsanız kısacık bir bakının… Bir sabah bir toplantı için okulda bekliyorduk. Hocalardan biri bir telefon aldı, ve proje yürütücümüzün babasının felç geçirdiğini öğrendik, maalesef ki kendisi bir hafta içerisinde de vefat etti. Bazı şeyler tam da böyle birdenbire…

İster istemez konu ile ilgili bir hassasiyet oluştu bende de. Geçenlerde Avustralya’da, Dr. Natasha van Zyl ve ekibi tarafından yapılan bir çalışmaya rastladım. Omurilik hasarı bulunan 16 hasta üzerinde test ettikleri çalışmada, sinir transferi ile ellerini ve/veya kollarını kullanamayan hastalarda ciddi iyileşmeler olmuş. Bu teknik ile hasar gören kasların tekrar işlev kazanması sağlanmış. Ameliyat sonrası iki sene boyunca hastalar fizyoterapi de görmüş ve kasların kuvvetlenmesi hedeflenmiş. Sonrasında da çeşitli testler yapılıyor. Mesela hastalar masanın üzerinden bir şeyi alabiliyorlar mı, nesneleri kavrayabiliyorlar mı, günlük aktivitelerini yapabiliyor mı vb. gibi. 13 hasta için de güzel sonuçlar almışlar. Literatürde daha çok rastlanan tendon transferiymiş, burada da amaç işlevsel tendonları alıp kullanılamayan bölgelere bağlamakmış. Sinir transferinde heyecan verici olan kısım kullanılmayan kasların tekrar işlev kazanmasını sağlamak. Yapılan çalışmada da en iyi sonucun sinir ve tendon transferinin beraber yapıldığı durumlarda alındığı ileri sürülmüş. Bu alanda yapılan ilk çalışmaymış, ve gerçek hayata geçmesi için daha zaman var. Bu sonuçlar tabii ki inanılmaz, umarım kısa bir sürede birçok insanın hayatını kolaylaştırmak için kullanılabilir. Alanın uzmanı değilim tabii, anladığım kadarıyla aktarmaya çalıştım 🙂

Belki ilerde yapay zeka tabanlı bir doktor yanı başımızda olur ve erken müdahale ile birçok hayat kurtarır. Biz görmeyiz, ama gelecek heyecan verici olacak… Yani umarım!

Ağustos 2019 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Ah şu hakemlik…

Bazen ne yazayım diye düşünmek zaman alıyor. Böyle durumlarda okuyuculardan gelen sorular çok güzel oluyor. Akademi ağırlıklı yazınca tabii bu kapsamda daha çok soru geliyor. Bu bilgilendirmeleri çok faydalı buluyorum açıkçası, ben her şeyi yaşayarak öğrenmek durumunda kalmıştım. Baştan birileri oturup sistemi bana anlatsaydı bazı işler daha kolay olurdu misal. Erken ya da geç sistemin içinde pişiyoruz 🙂

Lisans düzeyinde eğitim gören bir arkadaşımız, konferanslarda veya çalıştaylarda bildirilerin nasıl seçildiğini sormuş. Daha önce hakemlik konusunda bir yazı yayımlamıştık, şimdi konuyu biraz daha kapsamlı ele almaya çalışayım. Önce konferans ve çalıştaylardan başlayalım. Bu tür etkinlikler genelde her sene ya da iki senede bir olacak şekilde düzenleniyor. Yılın hangi zamanında düzenleneceği de aşağı yukarı aynı tarihlerde oluyor. Böylece yazarlar da zaman planlamasını yapabiliyor. Bildiriler etkinliklere gönderildikten sonra, bildirileri arka tarafta bir hakem heyeti bekliyor. Genelde bir bildiri 2-4 hakem tarafından değerlendiriliyor, her hakem bildiri hakkında yorumunu ortaya koyuyor. Bir de ekibin başında bir üst hakem var diye düşünebiliriz, bu hakem de tüm yorumları değerlendirip bildirinin kabul edilip edilmeyeceğine karar veriyor. Bu iş çok da kolay değil, çünkü bazen hakemler karşıt fikirlere sahip oluyor ve son kararın verilmesi için düşünülmesi gerekiyor. Böyle durumlarda, üst hakem bir tartışma ortamında hakemlerin ortak bir karar alabilmeleri için süreci yönetiyor, ve nihai karar çıkıyor. Dergilerde de bildirilerin değerlendirilme süreci benzer. En büyük fark, değerlendirilme süreci aylar ve belki de yılı bulabiliyor.

Cevaplanması gereken bir takım sorular var elbet.

  1. Hakemler kimler? Genellikle akademisyenler, araştırmacılar ve doktora öğrencileri. Şimdi doktora öğrencileri henüz alanında pişmeye çalışan kişiler olduğu için, yazdıkları eleştiriler kimi zaman yetersiz olabiliyor. Bu tür durumlarda doktora öğrencilerinin danışmanlarından yardım almasını öneririm. Bir yerden başlamak gerekiyor…
  2. Adam kayırma oluyor mu? Elbet ki kesin olmuyordur diyemem. Yazarların kimlikleri kimi zaman açık, kimi zaman da kapalı oluyor. Kapalı olduğunda hakemler bildirinin kimden geldiğini bilemiyor. Tabii çoğu zaman bildiriyi okuyunca hangi ekibe ait olduğunu anlamak çok zor değil. Yazarlar daha önce yaptıkları çalışmalara referans veriyorlar, bu da biraz kendilerini belli ediyor. Birbirinden bağımsız 2-4 hakem bildiriyi değerlendirildiğini düşünürsek adil bir karar çıkması olası. En azından öyle düşünmek istiyorum 🙂
  3. Hakemler hep haklı mı? Hayır. Bazen çok iyi bildiğiniz bir konuda bir bildiri değerlendiriyorsunuz, bazen de hakkında fikriniz olan bir şeye denk geliyorsunuz. Her değerlendirme esnasında, yazdığınız değerlendirme için 1-10 arasında bir güven skoru ekliyorsunuz. Böylece diğer hakemler ve üst hakem, yazdığınız değerlendirmeden ne kadar emin olduğunuzu görebiliyor.
  4. Değerlendirilme süreci nasıl? Bildiriyi ne kadar kaliteli gördüğünüzle ilgili de 1-10 arası skor tanımlıyorsunuz. Böylece her bildirinin ortalama bir puanı oluyor. Üst hakem hakemlerin yazdıklarına ve verdikleri puanlara bakarak süreci yönetmeye başlıyor. Tartışma ortamına kendi de dahil olarak, gerekirse kendi de bildiriyi okuyor ve kendi fikirlerini ileri sürüyor.
  5. Yazarlar hakemleri biliyor mu? Hayır, çoğunlukla bu süreç anonim. Ama hakemler de yazdıkları ile kendilerini belli edebiliyor. Mesela ‘X Y ve Z’ye referans vermeyi unutmuşsun’ gibi bir cümle ardından, bu üç referansta kesişimde olan yazarlar varsa; büyük ihtimal hakem o yazarlardan biri 🙂 Bazen de sizin çalışmanıza referans veriliyor, ama çalışmanız yanlış aktarılmış oluyor mesela. ‘O öyle değil aslında böyle’ dediğiniz anda gene kimliğiniz ortaya çıkıyor. Böyle garip bir süreç işte…
  6. Hakemler para alıyor mu? Hayır, gönüllülük esasına dayanan bir sistem bu. Evet inanması güç. Herkes ekstra vakit ayırıp, bir de bu yükün altına giriyor. Hakemlere saygı duyalım lütfen! 🙂

Gönüllü işi deli işi bunlar… Alice Harikalar Diyarı’na yüzümüzü dönecek olursak: “Burada hepimiz deliyiz!”.

Temmuz 2019 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Montreal’den bir yapay zeka konferansı geçti…

Gene dünyanın öteki ucundan kaleme alıyorum bu yazıyı, bu sefer Montreal’deyim. En büyük yapay zeka konferanslarından biri olan AAMAS konferansı bu sene Kanada’da yapıldı. Gitmesi zorlu oldu, detaylar geliyor…

Bazı konferanslar ev gibidir, insan her sene katılmak ister. Ama katılmak her zaman çok kolay değil. Öncelikle katılım için gerekli bir bütçe lazım, ve daha da güzeli konferansta yerine getirilecek görevler lazım.. Mesela güzel bir görev konferans bildirisi sunmak, kısa olur uzun olur fark etmez. Kabul edilen kısa bildiriler de poster olarak başka katılımcılar ile paylaşılıyor. Bunun yanında eğitimler, çalıştaylar vb. yapacak bir sürü aktivite var. Çeşitli sebeplerden dolayı son iki senedir AAMAS konferansına katılamıyordum, bu sene nasip oldu; ama ne kadar da zor oldu bir de bana sorun.

Vizeye başvurma deneyimini her canlı gibi siz de eminim ki tattınız… Açıkçası Kanada vizesi almak çok da zor olmaz diye düşünüyordum. Çevrimiçi bir başvuru ile tüm dokümanları sisteme yüklüyorsunuz, aracı kuruma gidip parmak izi veriyorsunuz, sonra da beklemeye koyuluyorsunuz. Ben bu vizeye başvuruyu Londra’da yaptım; ve tam tamına vizeyi iki ay bekledim. Hatta Cuma günü saat 4 buçukta pasaportumu alıp, Cumartesi sabah apar topar Kanada’ya uçtum. En kötüsü de süreç boyunca yetkili kimse ile iletişime geçememek oldu. Çok insan vize alamadığı için gelemedi, ben yine şanslıydım…

Gerisi güzeldi, koşuşturmalı geçti. Bir kere tanıdığınız insanlarla arayı kapatmaya çalışıyorsunuz, sonra yeni insanlar tanımaya çalışıyorsunuz. Arta kalan zamanda şehri tanımayı deniyorsunuz, ve sürekli yemek yiyorsunuz! Konferans süresince de bir sürü sunuma katılıp, son senede kimler neler yapmış hızlıca görüyorsunuz. Bu sene parlayan iki konu var: Yapay Zeka ve Etik, Açıklanabilir Yapay Zeka. İki konu da ilintili diyebiliriz. İlkinde bağımsız kararlar alabilen bir yapay zeka programı etik davranıyor mu konusu irdeleniyor. İkincisinde ise bir yapay zeka programı hangi kararı, ne için aldığını açıklayabiliyor mu konusu araştırılıyor. Ben bu iki konuyu da seviyorum, ve önümüzdeki yıllarda bu konular üzerinde çalışmayı planlıyorum. Konferans önümüzdeki sene Yeni Zelanda’da yapılacak. Bakalım gidebilecek miyim?!

Peki Kanada nasıl dediğinizi duyar gibiyim. Montreal’de yaşayan iki arkadaşımla da görüşme fırsatı buldum; seneler sonra bir araya gelip, bir şeyler konuşmak, gülmek, eğlenmek güzel şeyler. Dünyanın neresine giderseniz gidin, bildiğiniz bir simanın orda olması insanı iyi hissettiriyor nedense… Sosyal medyanın gücünü küçümsememek lazım; insanlara ulaşmak günümüzde çok kolay!

Gelelim şehre, bence Montreal tatlı bir şehir. Hem fransızca hem ingilizce hayatın içerisinde, ufak bir New York havası var. Tarihi bölgesi, ufak fransız sokakları adeta; İngilizlerin etkisi altında kalmış uzun bir süre ve bunu mimaride de görmek mümkün. Bilim ve sanat şehrin hamurunda… Sanki her ülkeden bir şeyler harmanlanmış ortaya Montreal çıkmış 🙂 Kışı çok soğukmuş yalnız, ve biraz da Türkiye’ye uzak… Bence yaşamak için ideal bir şehir olabilir çok kişi için. Bir de şehrin altında başka bir şehir var, soğuk kış günlerinde alışveriş için insanlar yer altında hareket edebiliyor; şehrin ufak bir bölümünde tabii…

Yorucu bir hafta geçirdim, sürekli konuşmakla geçti… Neyse seneye de bol bol konuşurum umarım; biraz çalışayım da yayın yapayım! Hedefimiz Yeni Zelanda, ileri!

Haziran 2019 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Kara delikler aydınlanıyor!

Nisan ayında çarpıcı bir fotoğraf hepimizin ekranlarını süsledi. Siyah ve turuncu temalı, yuvarlak ve bulanık bir cisim. Akıllara ilk gelen düşük kalite bu fotoğraf da neyin nesiydi… Sonra detayları okuyunca aslında muazzam bir şeyin fotoğrafı olduğu ortaya çıktı. Evet, kara deliğin fotoğrafından bahsediyorum. Senelerdir soyut bir kavram olarak beynimizde yer alan kara delik, ilk defa somut olarak karşımızda. Nasıl oldu, niçin önemli, biraz okuduklarımı sizinle paylaşmak istedim.

Ben böyle soyut olarak varlıklarına alıştığım şeyleri karşımda görünce biraz ürperiyorum. Yazılarımı takip edenler bilir, kalp atışlarımı kaydeden bir akıllı saat kullandığımda da korkumu ölçme fırsatı bulmuştum (maalesef). O zamanlarda da korku dediğimiz şeyin aslında ölçülebilen bir şey olduğunu fark etmiştim… Sıra geldi kara deliklerle yüzleşmeye!

Kara deliğin fotoğrafı konusu biraz karışık. Öncelikle kara delik, bizden 55 milyon ışık yılı (500 milyon trilyon km) uzakta —hala fotoğraf neden bulanık diye söylenmiyorsunuz umarım!—. Büyüklüğü hakkında da bir rakam vermek gerekirse, çapı 38.850.000.000 km (1.5 ışık günü); öyle minnoş göründüğüne bakmayın… Gelelim fotoğrafın nasıl çekildiği konusuna. Biri eline fotoğraf makinesini alıp, kara deliğin karşısına geçip bir tuşa basmadı. Dünya üzerinde farklı noktalara sekiz tane radyo teleskobu yerleştirildi, ve bu teleskoplardan eş zamanlı toplanan veriler bir araya getirilerek bu fotoğraf oluşturuldu. Bu veriler uzun bir süre incelendi, ortaya çıkan fotoğraf bu incelemelerin sonucu demeliyiz; öyle şipşak ortaya çıkan bir şey değil…

Bilim ile ilgili yazılarda sıklıkla bahsettiğimiz iki kavram vardır: teori ve pratik. Bir şeyin teoride doğru olduğu düşünülmesi, kağıt üstündeki verilere dayanarak yapılan varsayımlardır kimi zaman. Pratikte ise, somut olarak gözlemlenen ve elde edilen veriler vardır. Çoğu zaman teori önden giderken, pratik de arkadan takip eder. Mesela teknoloji yetersiz geldiği durumlarda pratik geride kalır. Konumuza dönecek olursak, astrofizikte teoriye göre kara deliklerin neye benzeyebileceği ile ilgili çizimler vardı. Mesela Google’a gidip kara delik yazdığınızda karşınıza bir sürü görsel gelecektir. Ama şimdi elimizde çok daha fazlası var, çünkü kara deliğin gerçeği karşımızda. Yani bilim insanları için yeni bir çağ başlıyor diyebiliriz. Kara deliklerle ilgili bilinmezleri çözmek için sabırsızlandıklarını görmek çok da zor değil… Kara deliklerin varlığına Einstein’ın Görelilik Teorisi’nde de rastlıyoruz. O da haklıymış 🙂

Beni çok sevindiren bir diğer konu ise, bu fotoğrafın ortaya çıkmasını sağlayan algoritmanın büyük bir bölümünün bir kadın tarafından geliştirilmiş olması. 29 yaşındaki Katie Bouman, 2016’da yüksek lisans öğrencisiyken algoritmayı geliştirmeye başlamış ve 2019’da ilk sonucuna ulaşmış. Katie’nin başarılı bir eğitim hayatı var, şu anda Harvard Üniversitesi’nde Event Horizon Telescope Imaging ekibinde doktora sonrası araştırmacısı. Katie’nin sosyal medyada paylaştığı fotoğraftaki heyecanını görmek bence paha biçilemez…

Bahsedilen çalışma tek bir kişinin başarısı değil, bu çalışmada yer alan ekibin 200 kişiden oluştuğu söyleniyor, herkese çok çok tebrikler!

Mayıs 2019 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Akademik Çevre Edinmek – Bölüm 2

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde doktora öğrencisi iken akademik çevreyi genişletmek için ne yapmak lazım konusunda değinmiştim. Bu iş süreklilik isteyen bir iş. Peki doktora sonrası araştırmacı olunca bu işler nasıl diyorsanız, yazıyı okumaya devam edin 🙂

Doktora yapmak uzun yıllar süren bir süreç. Türkiye’de iyi bir üniversitede doktora yapmak en az beş altı seneyi buluyor. Yurtdışında bu süre nerede olduğunuza göre değişkenlik gösterebiliyor. Örneğin Avrupa’da üç dört sene içerisinde doktora yapmak mümkün, her ülkede farklı kurallar var çünkü. Uzun seneler içinde belli bir konu üzerine yoğunlaşınca birkaç kez aynı temadaki konferanslara katılmak kaçınılmaz oluyor. Durum böyle olunca aynı yüzlerle etkileşime geçmek daha kolay oluyor. Bazen konferans programına göz atıp, kimlerin sunum yapacağını bilmek önemli. Böylece bu kişilerle tanışmak için çaba sarf etmeye başlayabilirsiniz. Mesela ben ünlü yapay zeka konferanslarından AAAI konferansında, Peter Norvig ile tanışmıştım. Hatta tanışmakla kalmamış, beraber fotoğraf bile çekilmiştim (ay gerçekten bunu yaptım evet!).

Doktora yaparken Dünya çevrenizde dönüyor, konunuz belli, gittiğiniz konferanslar belli. Oysaki doktora sonrası araştırmacısı olunca büyü biraz bozuluyor. Bu süreç herkes için aynı değil elbette, ben kendi deneyimlerimden yola çıkıyorum bu yazıda. Bir kere araştırmacı olunca, başka bir hocanın projesinde çalışmaya başlıyorsunuz. Hele bir de proje konusu doktora konunuzla aynı değilse, artık yeni dinamikler sizi bekliyor demektir. Mesela artık sadece ben ben demenin ötesinde, beraber çalıştığınız ekibin hedeflerine odaklanmanız bekleniyor. Örneğin X konferansına gitmek istiyorum demek gideceğiniz anlamına gelmiyor. Hatta proje gereği artık Y veya Z konferanslarına gitmeniz gerekebiliyor. Durum böyle olunca belki de yapmak istediklerinizden veya kendi dünyanızdan uzaklaşıyorsunuz. Bunun iyi tarafları da var. Kendi çalışmalarınızı veya başkalarının çalışmalarını daha farklı bir gözle irdeleyebiliyorsunuz, veya gittiğiniz farklı konferanslarda yeni insanlarla tanışıyorsunuz. Kısacası akademik çevreniz genişlemeye devam ediyor!

Özellikle araştırmacı iken öğrenci olmayı özlüyor insan. Benim hissettiğim en büyük eksiklik konferans ve türevi aktivitelere katılabilmek için burslara başvuramıyor olmak. Burslar sayesinde birçok yere katılım mümkünken, araştırmacı iken proje yürütücüsü ne diyorsa ona uymak durumundasınız 🙂 Bu noktada iyi bir proje yürütücüsü ile çalışmak çok önemli. Eğer yapmanız gerekenlerin hakkını veriyorsanız, nazınız gene geçiyor. Hatta akademide güçlü bir proje yürütücünüz varsa, bu sizi de güçlü kılıyor. Ve akademik çevrenizin gelişmesine ivme katıyor.

Araştırmacı olarak ek işlere el atabiliyorsunuz. Mesela başka kurumlara gidip sunum yapıp kendinizi tanıtabilirsiniz. Önemli başka bir nokta, büyük üniversitelerde insan kendi çalıştığı kurumu bile tanımıyor, sadece çalıştığı departmanı biliyor. Kabuğunuzu kırmanın bir yolu, üniversite komitelerinde yer alarak yönetime katılmak. Bu tür roller, başka kademelerde bulunan kişilerle tanışma fırsatı da sağlıyor. Yani sadece kendi departmanınızı değil, üniversitenizi de tanımaya başlıyorsunuz.

Basamakları tırmandıkça yeni şeyler öğrenmeye devam ediyoruz. Kulaktan dolma hikayelerle yola çıkıyoruz hep, ama kendi hikayemiz hep çok başka. Bakalım sizin hikayeniz nasıl olacak… 🙂

Nisan 2019 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Sosyal Öğrenme, Sevilla ve Yapay Zeka

Akademisyenler bilgiye aç insanlardır. Bu açlığı gidermenin çeşitli yolları var. Birincisi tabii ki okumak. Makaleler, dergiler, kitaplar, çevrimiçi metinler vb. okuyacak o kadar çok şey var ki, ama zaman yeterli gelmiyor maalesef. İkincisi izlemek ve dinlemek. Evet, teknolojinin şimdi geldiği noktaya bakacak olursak, ekrana bakmayı ve bir şeyler izlemeyi veya izlemesek bile bir şeyler dinlemeyi çok seviyoruz. Mesela Coursera vb. platformlarda çevrimiçi o kadar çok ders var ki, zaman olsa da hepsine yetişebilsek diyor insan. Netflix tarafından konan içeriklere bakıyorum da oradan bile öğrenecek çok şey var. Zaman geçirmek güzel şey ama bunu kaliteli zaman geçirme modeline de çevirmek lazım…

Bu yazıda sosyal öğrenme hakkında yazmak istedim. Sosyal öğrenmeyi yukarıdaki modellerin aksine, ikinci bir boyut gibi düşünebiliriz. Mesela bir şeyleri yalnız okuduktan sonra, başkaları ile bir araya gelip okuduklarımızı tartışabiliriz. Ben inanıyorum ki insanlar çevreleriyle veya insanlarla etkileşerek daha çok şey öğrenebilir. Teknoloji insanları yalnızlaştırıyor fikrine katılmıyorum. Öğrendiklerimizi paylaşmak bizim elimizde, hoş zaten paylaşmazsak öğrendiklerimiz çoğu zaman uçup gidiyor. Beynin hatırlaması için tekrar şart, bu tekrar olmadan da sadece zaman geçirmiş oluruz ki elde bir şey kalmaz…

Yazılarımı takip edenler yerimde durmayı çok sevmediğimi bilir… Ya yeni bir konferans, ya yeni bir çalıştay vb. sosyal etkinlikler benim vazgeçilmezim. Bazen o kadar çok konu başlığı var ki, insan her şeye yetişemiyor. Şimdiye kadar birkaç yaz okuluna katılarak yeni konular hakkında alanında uzman akademisyenler tarafından dersler aldım. Bu tür okullara her yaştan insan geliyor: akademisyenler, yüksek lisans veya doktora öğrencileri, doktora sonrası araştırmacıları… Kimi ararsanız orada, müthiş bir çevre genişletme etkinliği. Bu sefer de kendime bir sosyal öğrenme aktivitesi olarak bir kış okulu buldum, hem de Sevilla’da. İspanya’yı hep sevmişimdir… Hele hele Londra’da hava 2-3 derece iken, Sevilla’da hava 20 dereceye yakınken, içim ısındı diyebilirim!

Bir hafta boyunca yapay zeka ve etik konularında bir sürü ders gördüm. İlerleyen zamanlarda bu konular hakkında yazacağım, ben de biraz pişme evresindeyim. Herkes bu etik çıkmazını çözme peşinde, ama nasıl olacağını kimse bilmiyor. Bu da önümüzdeki on yılın araştırma konuları arasında olacak. “Ben özlemedim ki seni kedi özledi” modelini kimse istemiyor. Yani yapay zeka karar verdi ben de o karara saygı duydum demek mümkün olmamalı, olmayacak da…

Düşünsenize elinizde bir yapay zeka programı var, nasıl çalıştığı hakkında en ufak bir fikriniz yok. Bir kişiyi işe alacaksınız, tüm bilgileri giriyorsunuz, size bu kişiyi işe al veya alma diyor. Siz de paşa paşa ne diyorsa onu yapıyorsunuz… Evet bir karar vermek lazım doğru, ama öncelikle bu kararın nedenlerini anlamak şart. Yani sorduğumuz soru sadece “Nedir?” değil aynı zamanda “Neden?” olmalıdır. Belki de sunulan gerekçeler size saçma gelecek. Mesela “Hava bugün çok yağmurlu o yüzden X kişisini işe alma” gibi bir gerekçe gelirse karşınıza, bu yapay zeka programı saçmalıyor diyebilmeliyiz.

Her şeye kafa sallayan zihniyet yanlıştır. Her şeyi sorgulamak lazım, kendimizi sorgulamak dahil. En sevdiğim soru “Neden” sorusudur; karşı taraf beni ikna ediyorsa, fikrimi değiştirmeye her zaman hazırım. Hodri meydan!

Mart 2019 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Akademik Çevre Edinmek – Bölüm 1

Bana en çok gelen sorulardan bir tanesi akademik çevre dediğimiz şeyin nasıl oluştuğu ile ilgili. Akademik çevre dediğimiz şeyin oluşması zaman alıyor, ama bu oturup beklemek gerektiği anlamına gelmiyor. Elbet süreci hızlandıracak adımlar var, bende işe yarayan birkaçına değinelim.

Lisans yaparken bu pek bilmediğimiz bir kavram. O zamanlar tek bildiğimiz dersleri geçmek, projeleri bitirmek, stajlara koşmak, ödevleri yetiştirmek ve daha nicesi. Açıkçası yüksek lisans yaparken de insan bir sonraki adımını pek kestiremiyor. Akademide kalmak istiyor muyum istemiyor muyum sorusu doktora senelerinde daha netleşen bir durum. Netleşti diye de hayata geçecek diye bir şey yok, malum Dünya liginde koltuk savaşı çok fazla. An olur herkes beyaz bayrak sallayacak noktaya gelebilir… Gelelim doktora öğrencisi iken bu akademik çevreyi genişletmek için neler yapabiliriz.

  1. Doktora danışmanınız peşine takılıp akademik etkinliklere katılın. Bu en güzel yöntemlerden biri. Danışmanınız sizi kolunuzdan tutup birçok akademisyen ile tanıştırıyor. Size düşen araştırmanızı kısa süre zarfında güzel bir şekilde ifade edebilmek. İnsanlar adınızı unutsa da yüzünüzü unutmayacak, hatta danışmanınız ile bağlantınızı hatırlayacağı için size ulaşmak isterlerse yolunu bulacaklar.
  2. Akademik etkinliklerde gönüllü olarak işlerin ucundan tutun. Gönüllü olduğunuz takdirde, çoğu etkinlik size katılmanız için tam veya kısmi burs sağlıyor. Ben çok kez burslara başvurdum, çoğu zaman başarılı oldum ve bu tür etkinliklere katıldım. Etkinliklere yardımcı olmak çok eğlenceli, süreci de öğrenmiş oluyorsunuz, yeni insanlarla tanışıyorsunuz, dilediğiniz konuşmaları takip edebiliyorsunuz. Kesinlikle çok öğretici bir süreç. Unutmayın ki ilerde bu etkinlikleri sizler de düzenleyeceksiniz, yani bunlar gayriresmi stajlar 🙂
  3. Katılmak istediğiniz etkinlik için bildiri gönderin. Evet bu kısım biraz zorlu, ama bildiri gönderebileceğiniz çok fırsat var. Mesela ana konferans için elinizde bir çalışma olmayabilir, ama kısa bir bildiri yazabilirsiniz. Veya konferanstaki çalıştaylara bir bildiri göndermeyi düşünebilirsiniz. Yaptığınız araştırmanın uygulama ayağı varsa, demo olarak sunabileceğiniz bir bildiri de olur. Büyük konferanslarda doktora öğrencileri için de bir kısım oluyor (Doctoral Consortium). Birkaç kez ben araştırmamın son halini bu etkinliklerde sundum ve kesinlikle çok iyiydi. Size bir mentor atanıyor, ve bu kişi araştırmanız hakkında dışarıdan bir göz olarak yorum yapıyor. Ayrıca katılımcılarla da araştırmanızı tartışma fırsatı buluyorsunuz.
  4. Yaz/Kış Okullarına katılın. Yeni bir konu öğreneceğiniz zaman bazen nereden başlamak gerektiğini bilemiyor insan. Bu noktada yaz/kış okulları hayat kurtarıyor. Genelde 1-2 hafta süren bu etkinliklerde bir ders programı oluşturuluyor, ve alanında en iyilerden oluşan bir ekip bu dersleri veriyor. Kısa sürede birçok farklı konu hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz. Hoşunuza gideni seçip, araştırmanıza eklemek sizin bileceğiniz iş 🙂
  5. Yurtdışında staj yapın. Tez danışmanınızın veya üniversitedeki hocalarınızın bağlantılarını kullanarak yurtdışında staj yapmayı deneyebilirsiniz. Araştırmanıza ivme kazandıracak bir adım olabilir, denemeye değer.

Bunların hepsi için parayı nereden bulacağız dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, bu adım da zor. Genelde ufak ufak bursları bir araya getirip katılmak mümkün. Mesela üniversiteniz, vakıflar, Tübitak, çalıştığınız projeler, etkinliği düzenleyen kurumlar burs konusunda yardımcı olabilir. Bu damlaya damlaya göl olur modeli çok eğlenceli değil, ama uğraşmaya değiyor. Ben bu yöntemle Amerika, Singapur, Avustralya gibi ülkelere gitmeyi başardım, yani imkansız değil! 🙂

Yurtdışına açılmak şart, akademik çevre dediğimiz şey insanlar ile etkileşerek büyüyor. Bu yazı biraz öğrenci gözündendi. Doktora sonrası araştırmacısı gözünden bir sonraki yazıda olacak, işler daha da zorlaşıyor, ön bilgi vereyim!

Subat 2019 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Çalıştay, Eğitim ve Southampton

Yeni yıla merhaba! Umarım hepiniz bu seneki hedefleriniz hakkında biraz düşünme fırsatı bulmuşsunuzdur. Aslında bunları bir yere not almak lazım. Neler başarmayı hedeflemiştim ve ne kadarını tamamladım. Bu sabit bir liste değil tabii, çünkü her şey kontrolümüz altında değil. Başka işleri tamamlama telaşına düşerken aslında kendi isteklerimizden de vazgeçmek durumunda kalıyoruz. Ama bu bir bahane olmamalı. Zamanı iyi planlamak her şey, çok konuştuğuma bakmayın bunu ben de pek beceremiyorum 🙂 Ama yeni yılda daha dikkatli olacağım, ve hedeflerime odaklanacağım…

Benim geçen seneki hedeflerimden iki tanesi konferanslarda organize işlere girişmekti: çalıştay ve eğitim (tutorial) düzenlemek. İkisini de Aralık ayında katıldığım bir konferansta gerçekleştirdim. Kasım ayı yazımda, çalıştay düzenleme süreci hakkında bilgi vermiştim. Eğitim düzenlemek hakkında çok konuşmadık aslında. Kısaca bir konu hakkında gelen katılımcıları bilgilendirmek için düzenlenen etkinlikler bu eğitimler. Genelde 2-3 konu başlığı altında, giriş seviyesinde bilgi verilmesi hedefleniyor. Biz Hesaplamalı Muhakeme (Computational Argumentation) konusunu irdeledik, ve insan-robot etkileşimi konusunda çalışan araştırmacıları bunun faydalı bir yöntem olduğunu ikna etmeye çalıştık. Büyük bir kitleye eğitim vermek ister istemez stres yaratıyor. O yüzden programı düzenlerken, hem deneyimli hem deneyimsiz eğitmenleri bir araya koydum. Böylece biz zor durumda kalırsak, bize yardımcı olacak birilerinin varlığını bilmek iyi olacaktı. Eğitim çok güzel geçti, değişik bir deneyimdi.

Çalıştay konusuna geri dönecek olursak, çalıştay düzenlemek üç evreden oluşuyor aslında. Çalıştay öncesi hazırlık süreci, çalıştayın esnası ve çalıştay sonrası. Çalıştay esnasında, kabul edilen makaleler bir yazar tarafından sunuluyor. Ardından kısa bir soru cevap evresi oluyor, ve gelen araştırmacılar sorularını, düşüncelerini iletiyor. Biz programa davetli bir konuşmacı da çağırdık, deneyimli bir konuşmacıyı davet etmek genelde iyi bir fikir. Hem gelen katılımcıların ilgisi artıyor, hem de tartışılan konular güzelleşiyor. Organizatör olarak dikkat edilmesi gereken noktalardan bir tanesi, sunum yapan kişilere en azından birkaç soru sorulduğunu garantilemek. Biz bu duruma hazırlıklıydık, ama katılımcılar yeterince ilgiliydi. Tartışma ortamlarımız sorusuz kalmadı 🙂 Çalıştay sonrasında olabilecek birkaç senaryo var. Kabul edilen bildiriler web sitesi üzerinden erişime açılabilir, bir dergi bünyesinde basılabilir. Biz web sitesi üzerinden bildirileri paylaşmayı düşündük, çünkü çalıştayın hedefi bir forum ortamı oluşturmak ve henüz gelişmekte olan çalışmaları konuşmaktı. Bir çözüme ulaşmadık, ama çözüme ulaşmak için adımları tartıştık.

Bu sefer konferans çok uzaklarda değildi, Londra’ya bir buçuk saat mesafede olan Southampton şehrindeydi. Denizi görecek olmak biraz heyecan yaratmıştı, ama bir liman şehri olduğunu görünce, denize uzaktan bir selam çakma durumunda kaldım. Büyük şehir insanları için bu tür şehirler gerçekten yaşaması zor. Bana insan lazım, kaos lazım, sokaklarda sıkışıklık lazım! Eh insan neye alıştıysa, onu arıyor biraz…

Yeni yılda yeni ülkeler, yeni şehirler, yeni konferanslar, ve yeni nicelerine… Ben biraz daha hedeflerim hakkında düşüneyim. Size de kolaylıklar!

Ocak 2019 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.


Geri Dön(me)!

Başlığı atarken aklımdan Kalben ve Cem Adrian parçası geçti. Son zamanlarda çok dinledim o da etkilemiş olabilir, güzeldir bilmeyenler dinlesin bu bahaneyle 🙂 Bu yazının teması başka, açıkçası biraz kafam karışık bu konuda. Yakın zamanda ‘Uluslararası Lider Araştırmacılar Programı’ açıklandı, ve bu program kapsamında bilim insanları yurda geri dönmeleri için teşvik ediliyor. Dönmek isteyen için harika bir program gerçekten. Gerçek ise sağladığı koşullar birkaç sene ile sınırlı…

Programa başvurular Tübitak üzerinden yapılacak, ve başvurular 15 Aralık’ta başlıyor. Programı inceleyince çok cazip maddeleri var. İki-üç sene sürecek büyük projelerde yüklü bir burs desteği, projede çalışan öğrencilere maddi destek, bilim insanının ailesi için yaşam desteği, tüm bireylere sağlık sigortası, yol masrafları vs. gibi birçok şey düşünülmüş. Daha önce böyle programlar yok muydu tabii ki vardı, ‘Yurda Dönüş Araştırma Burs Programı’ adı altında başka bir program vardı. Her şey iyi güzel de neden kafan karışık dediğinizi duyar gibiyim…

Öfkeliyim çünkü… Bu yeni programın basında yer alma şekli beni biraz rahatsız etti. Programın kendisi bir bütün olarak sunulacağına, medyada yer alan çoğu başlıklar programın sağladığı maddi ayrıcalıklar üzerine kuruluydu. Bir akademisyenin derdi en başta huzurlu bir ortamda araştırmasını sürdürebilmek, özgür düşünebilmek… Maddiyat tabii ki çok önemli, projede çalışan herkesin paraya ihtiyacı olduğu kadar, projenin de sürdürülebilmesi için kimi zaman çok pahalı araç-gereç almak da gerekiyor. Büyük bir kitle bu mesajı yanlış anlayacak. Sanacaklar ki bilim insanları gittiler çünkü dertleri paraydı. Evet paraydı, daha iyi yaşam koşulları için; herkesin istediği kadar onlar da istediler gayet tabii… Ama bundan çok dahası da vardı… Hem gitmek kolay mı sanıyorsunuz? Koskoca bir ailenin gitmesi hele? Büyük travmalar atlatan böylesi bir kitle üzgünüm ama geri dönmez bir süre, dönemez…

Kırgınım çünkü… Çoğu gidenlere dur denmedi. Modern zamanlarda sürgün diyorum ben buna. Evet bazısı kendi hür iradesiyle bir seçim yaparak yurtdışına gitti belki, kimisi seçeneği kalmadığı için gitti, kimisi de kalmak dışında bir seçenek bulamadı. Kalan akademisyenlerin koşullarını neden iyileştirme çabası yok mesela? Yurtdışından gelenler daha mı başka bir araştırma yapıyor? Verilen desteği kesinlikle küçümsemiyorum, aksine takdir ediyorum… Sadece koşulları iyileştirmekten bahsediyorsak konuyu daha genel ele alsak mesela diyorum, ve daha kalıcı çözümler üzerine yoğunlaşsak. Gönül ister gidenlerin çoğu geri gelsin, gitmek isteyenlerin sayısı da azalsın. Özünde herkes doğup büyüdüğü ülkesini iyiye götürmek ister değil mi?

Yeni yıl tüm güzellikleriyle gelsin demek istiyorum, ama eski yıldan daha da kötü olacak diye de korkuyorum bir taraftan… Her şeye rağmen, güzel olacak her şey! Mutlu yıllar!

Not: Bu yazı daha karamsar gidecekti, bir arkadaşımla konuşunca daha pembe(?!) bir tabloya dönüştü. Ona da selam olsun 🙂

Aralık 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Organize İşler — Çalıştay Düzenlemek

Akademiden bahsetmeyi çok seviyorum bildiğiniz üzere. Ben de bunun bir parçası olduğum için bir taraftan kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Şimdiye kadar hep konferanslar dedik, çalıştaylar dedik, çevre çok önemli bu tür etkinliklere gidip insanlarla tanışmak gerek dedik. Fark ettim ki hep katılımcı cephesinden ele almışım bu maddeyi, halbuki bu etkinlikleri düzenleyenler de akademisyenler. Peki nasıl oluyor ki bu işler dediğinizi duyar gibiyim… Bir doktora sonrası araştırmacısı gözüyle konuyu bir ele alalım.

Şimdi öncelikle büyük bir konferansı organize etmek ne demek ben de henüz bilmiyorum, ama sırası gelince öğreneceğim. Bu kös kös oturacağım anlamına gelmiyor elbet, bir yerden başlamak lazım. Büyük konferansların organizasyonda görev almak bir opsiyon. Mesela 2015 yılında, en büyük yapay zeka konferanslarından biri olan Autonomous Agents and Multiagent Systems (AAMAS) Profesör Pınar Yolum önderliğinde İstanbul’da organize edildi. Bu süreçte ufak işlere el attım, ama çok şey öğrendim. Düzenlenen çalıştay ve derslere gönüllü öğrencilerin atanması işini üstlendim. Organizasyon esnasında çıkan herhangi bir sorunu iletmek, katılımcıların İstanbul rehberi olmak gibi keyifli şeyler yaptım. İşin komiği o kadar çok insanla tanıştım ki, çoğu kişi başka konferanslarda beni tanıdı ve yanıma geldi. 2016 yılında bir çalıştayın organizasyon komitesinde yer aldım. Çalıştayın web sitesini yapmak ve siteyi güncel tutmak, çalıştay içeriğini oluşturmaya yardımcı olmak, çalıştayın insanlara duyurulmasını sağlamak gibi işlere el attım. Bu nispeten çalıştay nasıl organize edilir fikrini anlamamı sağladı.

Bu sene insan-robot etkileşimi temasında Human-Agent Interaction (HAI) konferansı, Southampton şehrinde düzenlenecek. Çalıştığım projede yer alan birkaç kişi bir araya gelerek bir çalıştay düzenlemeye karar verdik. Öncelikle hangi temada ne yapmak istediğimizi anlattığımız bir öneri oluşturduk. Burada çeşitli detaylara yer vermek gerekiyor: 1. Etkinlik ne kadar sürecek? 2. Etkinlik kimlere açık, ve bildiri göndermek isteyenler hangi konularda yazacak, kaç sayfa içerik oluşturmak gerekecek? 3. Davetli konuşmacı olacak mı, varsa ne hakkında konuşacak? 4. Çalıştayda bir panel olacak mı, varsa panele kimler gelecek? 5. Çalıştayda hangi hakemler yer alacak? 6. Bildiri göndermek isteyenler hangi tarihe kadar bildiri gönderecek, ve karar tarihi ne zaman olacak? Çoğu sorunun cevaplarının hazırlanan öneride yer alması gerekiyor. Öneri çalıştay başkanları tarafından değerlendirilip kabul veya red ediliyor. Bu süreçte çalıştay konularında çalışan akademisyenler ile iletişime geçip, çalıştayın parçası olmalarını sağlamak gerekiyor. Bu kısım gene çevreyi genişleten güzel bir kısım oluyor tabii… Öneri kabul edildikten sonra ise, bir web sitesi oluşturup çalıştay bilgilerinin oraya eklenmesi gerekiyor. Bildirilerin yükleneceğini sistem kurulduktan sonra, sıra bildirileri beklemeye geliyor. Biz şu anda bu aşamadayız. Bildiriler geldikten sonra, bildirileri hakemlere atayacağız ve hakemlerin değerlendirmeleri sonucunda bildiri sahiplerine sonuçları ileteceğiz. Kabul edilen makaleler ise çalıştay programını şekillendirecek. Genelde ortak konularda kabul edilen makaleleri beraber gruplamaya çalışmak mantıklı. Mesela X ve Y makalesi sağlık temasında robotların kullanılması üzerine ise bu iki makalenin sunumlarının arka arkaya konması iyi oluyor. Böylece ortak tema çevresinde tartışma ortamı oluşturmak mümkün oluyor.

Ufaktan organize işlere girdik… İlerde büyük konferansları düzenlemek de mümkün olur umarım, heyecanla bekliyorum!

Kasım 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.