Akademik Çevre Edinmek – Bölüm 2

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde doktora öğrencisi iken akademik çevreyi genişletmek için ne yapmak lazım konusunda değinmiştim. Bu iş süreklilik isteyen bir iş. Peki doktora sonrası araştırmacı olunca bu işler nasıl diyorsanız, yazıyı okumaya devam edin 🙂

Doktora yapmak uzun yıllar süren bir süreç. Türkiye’de iyi bir üniversitede doktora yapmak en az beş altı seneyi buluyor. Yurtdışında bu süre nerede olduğunuza göre değişkenlik gösterebiliyor. Örneğin Avrupa’da üç dört sene içerisinde doktora yapmak mümkün, her ülkede farklı kurallar var çünkü. Uzun seneler içinde belli bir konu üzerine yoğunlaşınca birkaç kez aynı temadaki konferanslara katılmak kaçınılmaz oluyor. Durum böyle olunca aynı yüzlerle etkileşime geçmek daha kolay oluyor. Bazen konferans programına göz atıp, kimlerin sunum yapacağını bilmek önemli. Böylece bu kişilerle tanışmak için çaba sarf etmeye başlayabilirsiniz. Mesela ben ünlü yapay zeka konferanslarından AAAI konferansında, Peter Norvig ile tanışmıştım. Hatta tanışmakla kalmamış, beraber fotoğraf bile çekilmiştim (ay gerçekten bunu yaptım evet!).

Doktora yaparken Dünya çevrenizde dönüyor, konunuz belli, gittiğiniz konferanslar belli. Oysaki doktora sonrası araştırmacısı olunca büyü biraz bozuluyor. Bu süreç herkes için aynı değil elbette, ben kendi deneyimlerimden yola çıkıyorum bu yazıda. Bir kere araştırmacı olunca, başka bir hocanın projesinde çalışmaya başlıyorsunuz. Hele bir de proje konusu doktora konunuzla aynı değilse, artık yeni dinamikler sizi bekliyor demektir. Mesela artık sadece ben ben demenin ötesinde, beraber çalıştığınız ekibin hedeflerine odaklanmanız bekleniyor. Örneğin X konferansına gitmek istiyorum demek gideceğiniz anlamına gelmiyor. Hatta proje gereği artık Y veya Z konferanslarına gitmeniz gerekebiliyor. Durum böyle olunca belki de yapmak istediklerinizden veya kendi dünyanızdan uzaklaşıyorsunuz. Bunun iyi tarafları da var. Kendi çalışmalarınızı veya başkalarının çalışmalarını daha farklı bir gözle irdeleyebiliyorsunuz, veya gittiğiniz farklı konferanslarda yeni insanlarla tanışıyorsunuz. Kısacası akademik çevreniz genişlemeye devam ediyor!

Özellikle araştırmacı iken öğrenci olmayı özlüyor insan. Benim hissettiğim en büyük eksiklik konferans ve türevi aktivitelere katılabilmek için burslara başvuramıyor olmak. Burslar sayesinde birçok yere katılım mümkünken, araştırmacı iken proje yürütücüsü ne diyorsa ona uymak durumundasınız 🙂 Bu noktada iyi bir proje yürütücüsü ile çalışmak çok önemli. Eğer yapmanız gerekenlerin hakkını veriyorsanız, nazınız gene geçiyor. Hatta akademide güçlü bir proje yürütücünüz varsa, bu sizi de güçlü kılıyor. Ve akademik çevrenizin gelişmesine ivme katıyor.

Araştırmacı olarak ek işlere el atabiliyorsunuz. Mesela başka kurumlara gidip sunum yapıp kendinizi tanıtabilirsiniz. Önemli başka bir nokta, büyük üniversitelerde insan kendi çalıştığı kurumu bile tanımıyor, sadece çalıştığı departmanı biliyor. Kabuğunuzu kırmanın bir yolu, üniversite komitelerinde yer alarak yönetime katılmak. Bu tür roller, başka kademelerde bulunan kişilerle tanışma fırsatı da sağlıyor. Yani sadece kendi departmanınızı değil, üniversitenizi de tanımaya başlıyorsunuz.

Basamakları tırmandıkça yeni şeyler öğrenmeye devam ediyoruz. Kulaktan dolma hikayelerle yola çıkıyoruz hep, ama kendi hikayemiz hep çok başka. Bakalım sizin hikayeniz nasıl olacak… 🙂

Nisan 2019 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Sosyal Öğrenme, Sevilla ve Yapay Zeka

Akademisyenler bilgiye aç insanlardır. Bu açlığı gidermenin çeşitli yolları var. Birincisi tabii ki okumak. Makaleler, dergiler, kitaplar, çevrimiçi metinler vb. okuyacak o kadar çok şey var ki, ama zaman yeterli gelmiyor maalesef. İkincisi izlemek ve dinlemek. Evet, teknolojinin şimdi geldiği noktaya bakacak olursak, ekrana bakmayı ve bir şeyler izlemeyi veya izlemesek bile bir şeyler dinlemeyi çok seviyoruz. Mesela Coursera vb. platformlarda çevrimiçi o kadar çok ders var ki, zaman olsa da hepsine yetişebilsek diyor insan. Netflix tarafından konan içeriklere bakıyorum da oradan bile öğrenecek çok şey var. Zaman geçirmek güzel şey ama bunu kaliteli zaman geçirme modeline de çevirmek lazım…

Bu yazıda sosyal öğrenme hakkında yazmak istedim. Sosyal öğrenmeyi yukarıdaki modellerin aksine, ikinci bir boyut gibi düşünebiliriz. Mesela bir şeyleri yalnız okuduktan sonra, başkaları ile bir araya gelip okuduklarımızı tartışabiliriz. Ben inanıyorum ki insanlar çevreleriyle veya insanlarla etkileşerek daha çok şey öğrenebilir. Teknoloji insanları yalnızlaştırıyor fikrine katılmıyorum. Öğrendiklerimizi paylaşmak bizim elimizde, hoş zaten paylaşmazsak öğrendiklerimiz çoğu zaman uçup gidiyor. Beynin hatırlaması için tekrar şart, bu tekrar olmadan da sadece zaman geçirmiş oluruz ki elde bir şey kalmaz…

Yazılarımı takip edenler yerimde durmayı çok sevmediğimi bilir… Ya yeni bir konferans, ya yeni bir çalıştay vb. sosyal etkinlikler benim vazgeçilmezim. Bazen o kadar çok konu başlığı var ki, insan her şeye yetişemiyor. Şimdiye kadar birkaç yaz okuluna katılarak yeni konular hakkında alanında uzman akademisyenler tarafından dersler aldım. Bu tür okullara her yaştan insan geliyor: akademisyenler, yüksek lisans veya doktora öğrencileri, doktora sonrası araştırmacıları… Kimi ararsanız orada, müthiş bir çevre genişletme etkinliği. Bu sefer de kendime bir sosyal öğrenme aktivitesi olarak bir kış okulu buldum, hem de Sevilla’da. İspanya’yı hep sevmişimdir… Hele hele Londra’da hava 2-3 derece iken, Sevilla’da hava 20 dereceye yakınken, içim ısındı diyebilirim!

Bir hafta boyunca yapay zeka ve etik konularında bir sürü ders gördüm. İlerleyen zamanlarda bu konular hakkında yazacağım, ben de biraz pişme evresindeyim. Herkes bu etik çıkmazını çözme peşinde, ama nasıl olacağını kimse bilmiyor. Bu da önümüzdeki on yılın araştırma konuları arasında olacak. “Ben özlemedim ki seni kedi özledi” modelini kimse istemiyor. Yani yapay zeka karar verdi ben de o karara saygı duydum demek mümkün olmamalı, olmayacak da…

Düşünsenize elinizde bir yapay zeka programı var, nasıl çalıştığı hakkında en ufak bir fikriniz yok. Bir kişiyi işe alacaksınız, tüm bilgileri giriyorsunuz, size bu kişiyi işe al veya alma diyor. Siz de paşa paşa ne diyorsa onu yapıyorsunuz… Evet bir karar vermek lazım doğru, ama öncelikle bu kararın nedenlerini anlamak şart. Yani sorduğumuz soru sadece “Nedir?” değil aynı zamanda “Neden?” olmalıdır. Belki de sunulan gerekçeler size saçma gelecek. Mesela “Hava bugün çok yağmurlu o yüzden X kişisini işe alma” gibi bir gerekçe gelirse karşınıza, bu yapay zeka programı saçmalıyor diyebilmeliyiz.

Her şeye kafa sallayan zihniyet yanlıştır. Her şeyi sorgulamak lazım, kendimizi sorgulamak dahil. En sevdiğim soru “Neden” sorusudur; karşı taraf beni ikna ediyorsa, fikrimi değiştirmeye her zaman hazırım. Hodri meydan!

Mart 2019 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Akademik Çevre Edinmek – Bölüm 1

Bana en çok gelen sorulardan bir tanesi akademik çevre dediğimiz şeyin nasıl oluştuğu ile ilgili. Akademik çevre dediğimiz şeyin oluşması zaman alıyor, ama bu oturup beklemek gerektiği anlamına gelmiyor. Elbet süreci hızlandıracak adımlar var, bende işe yarayan birkaçına değinelim.

Lisans yaparken bu pek bilmediğimiz bir kavram. O zamanlar tek bildiğimiz dersleri geçmek, projeleri bitirmek, stajlara koşmak, ödevleri yetiştirmek ve daha nicesi. Açıkçası yüksek lisans yaparken de insan bir sonraki adımını pek kestiremiyor. Akademide kalmak istiyor muyum istemiyor muyum sorusu doktora senelerinde daha netleşen bir durum. Netleşti diye de hayata geçecek diye bir şey yok, malum Dünya liginde koltuk savaşı çok fazla. An olur herkes beyaz bayrak sallayacak noktaya gelebilir… Gelelim doktora öğrencisi iken bu akademik çevreyi genişletmek için neler yapabiliriz.

  1. Doktora danışmanınız peşine takılıp akademik etkinliklere katılın. Bu en güzel yöntemlerden biri. Danışmanınız sizi kolunuzdan tutup birçok akademisyen ile tanıştırıyor. Size düşen araştırmanızı kısa süre zarfında güzel bir şekilde ifade edebilmek. İnsanlar adınızı unutsa da yüzünüzü unutmayacak, hatta danışmanınız ile bağlantınızı hatırlayacağı için size ulaşmak isterlerse yolunu bulacaklar.
  2. Akademik etkinliklerde gönüllü olarak işlerin ucundan tutun. Gönüllü olduğunuz takdirde, çoğu etkinlik size katılmanız için tam veya kısmi burs sağlıyor. Ben çok kez burslara başvurdum, çoğu zaman başarılı oldum ve bu tür etkinliklere katıldım. Etkinliklere yardımcı olmak çok eğlenceli, süreci de öğrenmiş oluyorsunuz, yeni insanlarla tanışıyorsunuz, dilediğiniz konuşmaları takip edebiliyorsunuz. Kesinlikle çok öğretici bir süreç. Unutmayın ki ilerde bu etkinlikleri sizler de düzenleyeceksiniz, yani bunlar gayriresmi stajlar 🙂
  3. Katılmak istediğiniz etkinlik için bildiri gönderin. Evet bu kısım biraz zorlu, ama bildiri gönderebileceğiniz çok fırsat var. Mesela ana konferans için elinizde bir çalışma olmayabilir, ama kısa bir bildiri yazabilirsiniz. Veya konferanstaki çalıştaylara bir bildiri göndermeyi düşünebilirsiniz. Yaptığınız araştırmanın uygulama ayağı varsa, demo olarak sunabileceğiniz bir bildiri de olur. Büyük konferanslarda doktora öğrencileri için de bir kısım oluyor (Doctoral Consortium). Birkaç kez ben araştırmamın son halini bu etkinliklerde sundum ve kesinlikle çok iyiydi. Size bir mentor atanıyor, ve bu kişi araştırmanız hakkında dışarıdan bir göz olarak yorum yapıyor. Ayrıca katılımcılarla da araştırmanızı tartışma fırsatı buluyorsunuz.
  4. Yaz/Kış Okullarına katılın. Yeni bir konu öğreneceğiniz zaman bazen nereden başlamak gerektiğini bilemiyor insan. Bu noktada yaz/kış okulları hayat kurtarıyor. Genelde 1-2 hafta süren bu etkinliklerde bir ders programı oluşturuluyor, ve alanında en iyilerden oluşan bir ekip bu dersleri veriyor. Kısa sürede birçok farklı konu hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz. Hoşunuza gideni seçip, araştırmanıza eklemek sizin bileceğiniz iş 🙂
  5. Yurtdışında staj yapın. Tez danışmanınızın veya üniversitedeki hocalarınızın bağlantılarını kullanarak yurtdışında staj yapmayı deneyebilirsiniz. Araştırmanıza ivme kazandıracak bir adım olabilir, denemeye değer.

Bunların hepsi için parayı nereden bulacağız dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, bu adım da zor. Genelde ufak ufak bursları bir araya getirip katılmak mümkün. Mesela üniversiteniz, vakıflar, Tübitak, çalıştığınız projeler, etkinliği düzenleyen kurumlar burs konusunda yardımcı olabilir. Bu damlaya damlaya göl olur modeli çok eğlenceli değil, ama uğraşmaya değiyor. Ben bu yöntemle Amerika, Singapur, Avustralya gibi ülkelere gitmeyi başardım, yani imkansız değil! 🙂

Yurtdışına açılmak şart, akademik çevre dediğimiz şey insanlar ile etkileşerek büyüyor. Bu yazı biraz öğrenci gözündendi. Doktora sonrası araştırmacısı gözünden bir sonraki yazıda olacak, işler daha da zorlaşıyor, ön bilgi vereyim!

Subat 2019 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Çalıştay, Eğitim ve Southampton

Yeni yıla merhaba! Umarım hepiniz bu seneki hedefleriniz hakkında biraz düşünme fırsatı bulmuşsunuzdur. Aslında bunları bir yere not almak lazım. Neler başarmayı hedeflemiştim ve ne kadarını tamamladım. Bu sabit bir liste değil tabii, çünkü her şey kontrolümüz altında değil. Başka işleri tamamlama telaşına düşerken aslında kendi isteklerimizden de vazgeçmek durumunda kalıyoruz. Ama bu bir bahane olmamalı. Zamanı iyi planlamak her şey, çok konuştuğuma bakmayın bunu ben de pek beceremiyorum 🙂 Ama yeni yılda daha dikkatli olacağım, ve hedeflerime odaklanacağım…

Benim geçen seneki hedeflerimden iki tanesi konferanslarda organize işlere girişmekti: çalıştay ve eğitim (tutorial) düzenlemek. İkisini de Aralık ayında katıldığım bir konferansta gerçekleştirdim. Kasım ayı yazımda, çalıştay düzenleme süreci hakkında bilgi vermiştim. Eğitim düzenlemek hakkında çok konuşmadık aslında. Kısaca bir konu hakkında gelen katılımcıları bilgilendirmek için düzenlenen etkinlikler bu eğitimler. Genelde 2-3 konu başlığı altında, giriş seviyesinde bilgi verilmesi hedefleniyor. Biz Hesaplamalı Muhakeme (Computational Argumentation) konusunu irdeledik, ve insan-robot etkileşimi konusunda çalışan araştırmacıları bunun faydalı bir yöntem olduğunu ikna etmeye çalıştık. Büyük bir kitleye eğitim vermek ister istemez stres yaratıyor. O yüzden programı düzenlerken, hem deneyimli hem deneyimsiz eğitmenleri bir araya koydum. Böylece biz zor durumda kalırsak, bize yardımcı olacak birilerinin varlığını bilmek iyi olacaktı. Eğitim çok güzel geçti, değişik bir deneyimdi.

Çalıştay konusuna geri dönecek olursak, çalıştay düzenlemek üç evreden oluşuyor aslında. Çalıştay öncesi hazırlık süreci, çalıştayın esnası ve çalıştay sonrası. Çalıştay esnasında, kabul edilen makaleler bir yazar tarafından sunuluyor. Ardından kısa bir soru cevap evresi oluyor, ve gelen araştırmacılar sorularını, düşüncelerini iletiyor. Biz programa davetli bir konuşmacı da çağırdık, deneyimli bir konuşmacıyı davet etmek genelde iyi bir fikir. Hem gelen katılımcıların ilgisi artıyor, hem de tartışılan konular güzelleşiyor. Organizatör olarak dikkat edilmesi gereken noktalardan bir tanesi, sunum yapan kişilere en azından birkaç soru sorulduğunu garantilemek. Biz bu duruma hazırlıklıydık, ama katılımcılar yeterince ilgiliydi. Tartışma ortamlarımız sorusuz kalmadı 🙂 Çalıştay sonrasında olabilecek birkaç senaryo var. Kabul edilen bildiriler web sitesi üzerinden erişime açılabilir, bir dergi bünyesinde basılabilir. Biz web sitesi üzerinden bildirileri paylaşmayı düşündük, çünkü çalıştayın hedefi bir forum ortamı oluşturmak ve henüz gelişmekte olan çalışmaları konuşmaktı. Bir çözüme ulaşmadık, ama çözüme ulaşmak için adımları tartıştık.

Bu sefer konferans çok uzaklarda değildi, Londra’ya bir buçuk saat mesafede olan Southampton şehrindeydi. Denizi görecek olmak biraz heyecan yaratmıştı, ama bir liman şehri olduğunu görünce, denize uzaktan bir selam çakma durumunda kaldım. Büyük şehir insanları için bu tür şehirler gerçekten yaşaması zor. Bana insan lazım, kaos lazım, sokaklarda sıkışıklık lazım! Eh insan neye alıştıysa, onu arıyor biraz…

Yeni yılda yeni ülkeler, yeni şehirler, yeni konferanslar, ve yeni nicelerine… Ben biraz daha hedeflerim hakkında düşüneyim. Size de kolaylıklar!

Ocak 2019 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.


Geri Dön(me)!

Başlığı atarken aklımdan Kalben ve Cem Adrian parçası geçti. Son zamanlarda çok dinledim o da etkilemiş olabilir, güzeldir bilmeyenler dinlesin bu bahaneyle 🙂 Bu yazının teması başka, açıkçası biraz kafam karışık bu konuda. Yakın zamanda ‘Uluslararası Lider Araştırmacılar Programı’ açıklandı, ve bu program kapsamında bilim insanları yurda geri dönmeleri için teşvik ediliyor. Dönmek isteyen için harika bir program gerçekten. Gerçek ise sağladığı koşullar birkaç sene ile sınırlı…

Programa başvurular Tübitak üzerinden yapılacak, ve başvurular 15 Aralık’ta başlıyor. Programı inceleyince çok cazip maddeleri var. İki-üç sene sürecek büyük projelerde yüklü bir burs desteği, projede çalışan öğrencilere maddi destek, bilim insanının ailesi için yaşam desteği, tüm bireylere sağlık sigortası, yol masrafları vs. gibi birçok şey düşünülmüş. Daha önce böyle programlar yok muydu tabii ki vardı, ‘Yurda Dönüş Araştırma Burs Programı’ adı altında başka bir program vardı. Her şey iyi güzel de neden kafan karışık dediğinizi duyar gibiyim…

Öfkeliyim çünkü… Bu yeni programın basında yer alma şekli beni biraz rahatsız etti. Programın kendisi bir bütün olarak sunulacağına, medyada yer alan çoğu başlıklar programın sağladığı maddi ayrıcalıklar üzerine kuruluydu. Bir akademisyenin derdi en başta huzurlu bir ortamda araştırmasını sürdürebilmek, özgür düşünebilmek… Maddiyat tabii ki çok önemli, projede çalışan herkesin paraya ihtiyacı olduğu kadar, projenin de sürdürülebilmesi için kimi zaman çok pahalı araç-gereç almak da gerekiyor. Büyük bir kitle bu mesajı yanlış anlayacak. Sanacaklar ki bilim insanları gittiler çünkü dertleri paraydı. Evet paraydı, daha iyi yaşam koşulları için; herkesin istediği kadar onlar da istediler gayet tabii… Ama bundan çok dahası da vardı… Hem gitmek kolay mı sanıyorsunuz? Koskoca bir ailenin gitmesi hele? Büyük travmalar atlatan böylesi bir kitle üzgünüm ama geri dönmez bir süre, dönemez…

Kırgınım çünkü… Çoğu gidenlere dur denmedi. Modern zamanlarda sürgün diyorum ben buna. Evet bazısı kendi hür iradesiyle bir seçim yaparak yurtdışına gitti belki, kimisi seçeneği kalmadığı için gitti, kimisi de kalmak dışında bir seçenek bulamadı. Kalan akademisyenlerin koşullarını neden iyileştirme çabası yok mesela? Yurtdışından gelenler daha mı başka bir araştırma yapıyor? Verilen desteği kesinlikle küçümsemiyorum, aksine takdir ediyorum… Sadece koşulları iyileştirmekten bahsediyorsak konuyu daha genel ele alsak mesela diyorum, ve daha kalıcı çözümler üzerine yoğunlaşsak. Gönül ister gidenlerin çoğu geri gelsin, gitmek isteyenlerin sayısı da azalsın. Özünde herkes doğup büyüdüğü ülkesini iyiye götürmek ister değil mi?

Yeni yıl tüm güzellikleriyle gelsin demek istiyorum, ama eski yıldan daha da kötü olacak diye de korkuyorum bir taraftan… Her şeye rağmen, güzel olacak her şey! Mutlu yıllar!

Not: Bu yazı daha karamsar gidecekti, bir arkadaşımla konuşunca daha pembe(?!) bir tabloya dönüştü. Ona da selam olsun 🙂

Aralık 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Organize İşler — Çalıştay Düzenlemek

Akademiden bahsetmeyi çok seviyorum bildiğiniz üzere. Ben de bunun bir parçası olduğum için bir taraftan kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Şimdiye kadar hep konferanslar dedik, çalıştaylar dedik, çevre çok önemli bu tür etkinliklere gidip insanlarla tanışmak gerek dedik. Fark ettim ki hep katılımcı cephesinden ele almışım bu maddeyi, halbuki bu etkinlikleri düzenleyenler de akademisyenler. Peki nasıl oluyor ki bu işler dediğinizi duyar gibiyim… Bir doktora sonrası araştırmacısı gözüyle konuyu bir ele alalım.

Şimdi öncelikle büyük bir konferansı organize etmek ne demek ben de henüz bilmiyorum, ama sırası gelince öğreneceğim. Bu kös kös oturacağım anlamına gelmiyor elbet, bir yerden başlamak lazım. Büyük konferansların organizasyonda görev almak bir opsiyon. Mesela 2015 yılında, en büyük yapay zeka konferanslarından biri olan Autonomous Agents and Multiagent Systems (AAMAS) Profesör Pınar Yolum önderliğinde İstanbul’da organize edildi. Bu süreçte ufak işlere el attım, ama çok şey öğrendim. Düzenlenen çalıştay ve derslere gönüllü öğrencilerin atanması işini üstlendim. Organizasyon esnasında çıkan herhangi bir sorunu iletmek, katılımcıların İstanbul rehberi olmak gibi keyifli şeyler yaptım. İşin komiği o kadar çok insanla tanıştım ki, çoğu kişi başka konferanslarda beni tanıdı ve yanıma geldi. 2016 yılında bir çalıştayın organizasyon komitesinde yer aldım. Çalıştayın web sitesini yapmak ve siteyi güncel tutmak, çalıştay içeriğini oluşturmaya yardımcı olmak, çalıştayın insanlara duyurulmasını sağlamak gibi işlere el attım. Bu nispeten çalıştay nasıl organize edilir fikrini anlamamı sağladı.

Bu sene insan-robot etkileşimi temasında Human-Agent Interaction (HAI) konferansı, Southampton şehrinde düzenlenecek. Çalıştığım projede yer alan birkaç kişi bir araya gelerek bir çalıştay düzenlemeye karar verdik. Öncelikle hangi temada ne yapmak istediğimizi anlattığımız bir öneri oluşturduk. Burada çeşitli detaylara yer vermek gerekiyor: 1. Etkinlik ne kadar sürecek? 2. Etkinlik kimlere açık, ve bildiri göndermek isteyenler hangi konularda yazacak, kaç sayfa içerik oluşturmak gerekecek? 3. Davetli konuşmacı olacak mı, varsa ne hakkında konuşacak? 4. Çalıştayda bir panel olacak mı, varsa panele kimler gelecek? 5. Çalıştayda hangi hakemler yer alacak? 6. Bildiri göndermek isteyenler hangi tarihe kadar bildiri gönderecek, ve karar tarihi ne zaman olacak? Çoğu sorunun cevaplarının hazırlanan öneride yer alması gerekiyor. Öneri çalıştay başkanları tarafından değerlendirilip kabul veya red ediliyor. Bu süreçte çalıştay konularında çalışan akademisyenler ile iletişime geçip, çalıştayın parçası olmalarını sağlamak gerekiyor. Bu kısım gene çevreyi genişleten güzel bir kısım oluyor tabii… Öneri kabul edildikten sonra ise, bir web sitesi oluşturup çalıştay bilgilerinin oraya eklenmesi gerekiyor. Bildirilerin yükleneceğini sistem kurulduktan sonra, sıra bildirileri beklemeye geliyor. Biz şu anda bu aşamadayız. Bildiriler geldikten sonra, bildirileri hakemlere atayacağız ve hakemlerin değerlendirmeleri sonucunda bildiri sahiplerine sonuçları ileteceğiz. Kabul edilen makaleler ise çalıştay programını şekillendirecek. Genelde ortak konularda kabul edilen makaleleri beraber gruplamaya çalışmak mantıklı. Mesela X ve Y makalesi sağlık temasında robotların kullanılması üzerine ise bu iki makalenin sunumlarının arka arkaya konması iyi oluyor. Böylece ortak tema çevresinde tartışma ortamı oluşturmak mümkün oluyor.

Ufaktan organize işlere girdik… İlerde büyük konferansları düzenlemek de mümkün olur umarım, heyecanla bekliyorum!

Kasım 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Yine Yeni Bir Konferans, Yeni Bir Şehir

Yeni bir konferans macerası ve yeni bir şehir! Bu kez Polonya topraklarındayım, Varşova’dan bildiriyorum.

Yanılmıyorsam Nisan-Mayıs ayı gibi makalelerimizi göndermiştik. Ardından değerlendirilme süreci, kabul edilmesi derken her şey zaman alıyor. Eylül ortası gelmiş henüz konferansa yeni geldik. Biraz heyecan vardı çünkü ilk defa geldiğim bir konferanstı, ve herkes yeni sayılırdı. Şimdi böyle ortamlarda girişken olmak çok zor olabiliyor, özellikle yalnız başınıza ordaysanız. Ben bu sefer şanslıydım, aynı üniversiteden giden sanırım 6-7 kişiydik, öyle olunca kaynaşmak da çok zor olmadı. Ama yalnız gelen öğrencileri gözlemledim biraz. Bir kere İngilizce anadil değilse, bu her zaman bir zorluk yaratıyor. Mesela kimi öğrenciler gerçekten ezberledikleri sunumları sundu, soru cevap kısmında da hiçbir etkileşim olamadı. Bu gruptaki öğrenciler sunup kaçtılar. Görevimi yerine getirdim artık gidebilirim şeklinde koşarak uzaklaştılar demek de yanlış olmaz… Bu YANLIŞ! Her ne olursa olsun orada kalmak, entegre olabilmek için emek sarf etmek lazım. Mesela gitmeden önce kim sunum yapacak, hangi üniversite grupları orada olacak her şey belli. Ufak bir araştırma sonucu konuşmak istediğiniz kitleyi gözünüze kestirmeli, ve onlara yaklaşıp kendinizi tanıtmalısınız. Birçok sosyal ortam oluyor. Mesela kahve molaları, gala yemekleri, sosyal aktiviteler, posterler, demo sunumları… Benim aklımda bir iki isim vardı, ama onları görünce iletişim kurmaktan gerçekten çekindim. Sunumları biraz atarlı geçince, bu bende bir korku yarattı ister istemez. Yani bana da not, bu YANLIŞ! Bir dahaki sefere gidip konuşmalısın Nadin… Yoğun geçen bir haftanın ardından, haftasonumu da Varşova’yı gezmeye ayırdım tabii 🙂

Varşova Notları

İlk defa Polonya’ya gitme fırsatı buldum, biraz heyecanlıydım açıkçası. Kullandıkları dilin İngilizce olmaması ayrı bir zorluk yaratıyor. Lehçe ayrı bir dünya gerçekten, yani anlamadığınızı görüyorlar ısrarla konuşmaya devam ediyorlar. Hayır yani yeterince uzun konuşursanız Lehçe’yi çözemeyeceğiz bu gerçeği bir kabul edelim… Para birimleri de euro değil, zloti diye bir birim. Neyse ki her yerde temassız kart geçiyordu o kısımda bir zorluk yaşamadık. Fiyatlar genel olarak uygun ve servis kalitesi bence iyiydi gayet. Kendi yaptıkları özel bir mantı vardı onlar çok güzeldi. Biraları hiç beğenmedim, Londra bira konusunda aşırı iyi olunca ne içersem beğenmiyorum sanırım. Ha bir de Erywan isimli bir Ermeni restoranı buldum, aşırı güzel bir kebap yedim ve çalışanlara Ermenice bir selam çaktım.

Şehirde yapılacak çok bir şey yoktu, ben biraz uzun kaldığım için böyle oldu tabii. Şehir merkezi ve Eski Şehir kısımları gayet güzel. Aklında ne kaldı derseniz, adım başı yer alan Nero kahvecileri ve Chopin. Chopin şehrin sembolü olmuş resmen, her yerde klasik müzik etkinlikleri vardı. Varşova, İkinci Dünya Savaşı esnasında çok yıkım görmüş, biraz üzücü bir şehir o yüzden. Tüm müzeler savaş zamanları ile ilgili, açıkçası ben gitmedim. Bir de Lazienki isimli bir parkları vardı, orayı çok beğendim. Sonbahar zamanına denk geldiğim için, tüm renkler muazzamdı. Son gün etrafta dolanırken ana bir caddenin kapatıldığını gördüm. İleriye doğru bakınca koca koca tanklar duruyordu, ülke karıştı diye düşündüm. Ne yapacağımı bilmeden ilerlerken konferans binamıza asılan Nazi bayraklarını gördüm, ve etrafta dönem kıyafetleri giyen bir sürü insan ve askerler. Her şeyin bir film seti olduğunu anladığım an ne kadar rahatladığımı anlatamam. Malum travmalar ülkesinden geliyoruz, her şey normal geliyor…

Ay gene makale yazalım da gidelim bir yerlere, bu döngü hiç bitmesin.. Nereye çufçuflasak ki bu kez?

Ekim 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Matematik ödüllerini topladık!

Ağustos ayında gündemimize birden matematik ödülleri girdi. Siz de benim gibi ödüllerden kafası karışanlardan olabilirsiniz. Bu ayki yazımızda biraz matematik konuşalım!

Leelavati Ödülü: 2010 senesinden beri her dört yılda bir verilen bu ödül, matematiğe büyük katkı sağlamış bilim insanlarına veriliyor. Ödülün çıkış noktası da enteresan bir hikaye. Hintli bir matematikçi olan Bhaskara II’nin, 12. yüzyılda kaleme aldığı Lilavati isimli bir eseri var. Bu eserde basit düzeyde aritmetik ve cebir problemleri yer alıyor, ve aritmetik eğlenceli bir aktivite olarak sunuluyor. Bu eser Hintliler arasında çok bilindikmiş. Mesela bir öğrenci matematikte yetenekli ise ona “Bhaskara II” sıfatı verilirmiş. Bu seneki Leelavati ödülünün sahibi ise Ali Nesin!

Ali Nesin: 1956’da İstanbul’da doğan Ali Nesin, eğitim hayatına Türkiye’de başlıyor. Ortaokulu Saint-Joseph fransız lisesinde, liseyi İsviçre’de, yüksek lisans ve doktorasını da Amerika’da tamamlıyor. Babası Aziz Nesin’in ölümü ardından, ülkeye geri dönüş yapıyor. Matematik alanında sayısız kitap ve dergi makaleleri bulunuyor. Şu anda İstanbul Bilgi Üniversitesi Matematik Bölüm Başkan vekili olarak görev alıyor. Kendisi aynı zamanda Matematik Köyü’nün kurucusu. Sanıyorum ki bu köyü duymayan kalmamıştır. Bu seneki Uluslararası Matematikçiler Kongresi’nde, Matematik bilimine büyük katkı sağlayan Ali Nesin, Leelavati ödülünün de sahibi oldu. Kendisi bu ödülü Rio de Janeiro kentinde yapılan tören ile aldı. “Nesin Matematik Köyü” ona bu ödülü kazandırdı, çok da güzel oldu. Kendisini ve arkasında onu destekleyen herkesi tebrik ediyoruz.

Matematik Köyü: Şirince’de kurulan Matematik Köyü’nün dünyada eşi benzeri yok dersek yalan olmaz. Matematik konusunda eğitim ve araştırma için kurulan bu köyde muazzam işler yapılıyor. Kuruluş amacı bir hayli önemli. Matematik çoğu insanın korkulu rüyası ve diğer dallardan biraz zor ama imkansız değil. Köyde verilen dersler ile matematikte başarısızlık korkusunun önüne geçilmeye çalışılıyor, ve analitik düşünmenin temelleri atılıyor. Gençlerin karşılarına çıkan problemleri anlamalarını sağlamak en büyük hedeflerden biri.

Bu köy bildiğiniz köylerden değil! Üniversite hocaları dersler veriyor, yaz okulları ve çalıştaylar düzenliyor, herkes akın akın bu köye gelmek için can atıyor. Burada etkileşim çok fazla, herkes bir arada vakit geçiriyor. Gençler vakit buldukça köy yararına çalışabiliyor, mesela çamaşır, bulaşık gibi işlere el atıyorlar. Köyde düzenlenen programlar bir ücret karşılığında gerçekleşiyor, ama burs imkanları da mevcut. Köy şu anda 500 kişiye kadar kişiyi barındıracak kapasitede. Etkinliklerin çoğu yaz aylarında düzenleniyor, zaman ayırıp buradaki etkinliklere bakmayı unutmayın. Özellikle gençlere matematik sevgisini erkenden aşılamak çok önemli! Unutmadan şunu da söyleyelim. Felsefe, Sosyoloji, Fizik gibi çeşitli alanlarda da etkinlikler düzenleniyor. Uzun lafın kısası, ara ara anasayfayı kontrol ediniz!

Fields Ödülü: Bu sene bir başka güzel haber de Koçer Birkar’dan geldi. Bilim dünyasında matematiğin Nobel’i olarak bilinen Fields ödülü Koçer Birkar’ın oldu. 1932 yılından itibaren verilen ödül Kanadalı matematikçi John Charles Fields’ın adını taşıyor.

Eylül 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Akademik Makalelerin Değerlendirilme Sürecine Dair

Akademisyenlerin yazdıkları her makale, hakem dediğimiz başka akademisyenler tarafından değerlendiriliyor. Bu değerlendirme sonucunda, çoğunluğun kararına göre bir makale kabul ya da red ediliyor. Hakemlik süreci nasıl işliyor biraz kısaca bahsedeceğim.

Her makale için 2-4 arasında hakem atanıyor. Hakemler genelde sizin çalıştığınız konulara yakın isimler oluyor. Yaptığınız şeyi tam anlamıyla anlamalarını beklemek yanlış olur, ama en azından yaptığınız işin makul olup olmadığını söyleyebilirler. Ben bu süreci pek sevmiyorum aslında, ve süreci kabaca üçe ayırmak lazım. Makaleler konferanslara, çalıştaylara ve dergilere gönderilebilir. Konferansta görev alan hakemler daha genel konulara hakim oluyorlar. Mesela bir yapay zeka konferansında görev alan hakemleri düşünecek olursak, her biri çok farklı alanlarda özelleşmiş olabilir. Yapay zeka dediğimiz şey kocaman bir başlık. Oysaki çalıştaylar ve dergiler biraz daha farklı. Çalıştaylar daha küçük çaplı etkinlikler olduğu için ana bir konu etrafında makaleleri kabul ediyorlar. Aynı şekilde hakemler de belirli bir çevreden seçiliyor. Dergiler de benzer bir durumda. Her dergi belli temaları kabul ediyor ve hakemler de bu temalar ile ilintili kişilerden seçiliyor. Bazı konferanslarda ve çoğu dergide ise hakemlerin yazdıkları yorumlar yazarlara gönderiliyor ve yazarlara cevap hakkı doğuyor. Yazarlar yorumları değerlendirip hakemlere cevap verebiliyor. Bu faydalı bir şey çünkü hakemler çalışmayı yanlış anlayıp yanlış yorumlar yazmış olabiliyor. Yazarlar hakemi ikna edebilirse sonucu da değiştirme fırsatını elde etmiş oluyor.

Hakemlik zor bir iş ve gönüllü olarak yapılan bir şey. Akademisyenler ekstra zamanlarını bu iş için ayırıyorlar ve bir şekilde bu sürecin yürümesine yardımcı oluyorlar. Takdir edersiniz ki zaman çok önemli bir faktör. Diğer bir faktör ise kalite. Kimi hakem günlerini, saatlerini harcayarak yazarlara faydalı yorumlarda bulunabilmek için üstün çaba sarfediyor. Kimisi ise üstünkörü bir yorum yazıp bu işi geçiştiriyor. Bu tür hakemler yüzünden, iyi makaleler red alabiliyor. Ben de elimden geldiğince hakem olmaya özen gösteriyorum. Kimi zaman karşıma uzmanı olmadığım konular çıkıyor. Bu tür durumlarda önce konuyu anlamaya çalışıyorum, ardından da makaleyi yorumlama işine geçiyorum. Üstünkörü yorum yazmak yerine ise konuyu daha iyi bildiğini düşündüğüm akademisyenlerden yardım da istiyorum. Bu ayıp bir şey değil, aksine yapılan işin kalitesini arttıran bir şey.

Hakemlik zor dedik ve öte yandan çok kişisel bir süreç. Verdiğiniz karar ruh halinize inanılmaz bağlı. Örneğin kötü hissettiğiniz bir dönemde okuyacağınız bir makaleye yapacağınız yorumlar ile iyi hissettiğiniz bir dönemdekinden çok farklı olabilir. İnsan kötü hissettiğinde ister istemez sinirini bir şeyden çıkarmak isteyebiliyor. Ve kimi zaman bunu hakemken yapabiliyor (biraz güç faktörü devreye giriyor sanırım). Gene kendimden örnek verecek olursam, kafamın boş olduğu bir zamanda hakemlik görevini yerine getirmeye özen gösteriyorum. Yazarlar emek vermiş ve önünüze iyi kötü bir çalışma koymuş oluyor. Emeklerine saygı göstermek ise biz akademisyenlerin önemsemesi gereken bir nokta. Eğer size verilen süre yetersiz ise, ek süre talep edin. Bu da ayıp bir şey değil. Üstünkörü iş yapacağınıza, ek süre isteyip işin hakkını verebilirsiniz.

İnsan olarak eleştirmeyi çok seviyoruz. Yalnız bunu yaparken de iyi olan şeyleri de takdir etmeliyiz. Çoğu hakemin umrunda olmayan bir nokta bu. Negatif yorumları okurken çok üzülebiliyorsunuz… O yüzden yazarken biraz empati diyorum lütfen! Yazarları yaptıkları işten soğutmanın kimseye faydası yok, aksine onları motive etmeye çalışmak lazım…

Ağustos 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.

Onda bunda şundadır…

Bu ayki yazıyı alt başlıklar altında yazayım dedim, anlatacak çok şeyim var!

Bilgisayarların verdiği kararlar tarafsız mı?

Yapay zeka alanında bu soru oldukça önem kazanmaya başladı. Yapay zeka kafasına göre takılan bir oluşum değil, ve verdiği kararların sorumlusu kim sorusunu konuşmak ve anlamak zorundayız. Mesela bu bilgisayar programı neden böyle çalıştı diyen birine, algoritma öyle karar verdi demek kabul edilemez. Algoritmalar insanlar tarafından geliştiriliyor, ve insanlar taraflı. Ortaya çıkan kararların tarafsızlığını nasıl sorgulayabiliriz? The Royal Society tarafından düzenlenen, “Algoritmik Tarafsızlık” adlı seminere katıldım, ve konuşmacı Cynthia Dwork tam da bu soruyu araştırıyor. Halka açık olan bu etkinliğin amacı kabaca problemin önemini gözler önüne sunmaktı. Çok kısa bir video gösterdi, bu videoda ayrı kafeslerde yan yana duran ve birbirlerini gören iki tane maymun var. Maymunlar verdikleri her taş için bir ödül kazanıyorlar. Birinci maymun ödül olarak üzüm alıyor. Aynı eylemi yapan ve diğer maymundan farkı olmayan ikinci maymun ise ödül olarak salatalık alıyor. İkinci maymun hareketini tekrarlayıp üzüm alacağını beklerken, tekrar salatalık alıyor; ve kafeste sinir krizi geçiriyor. Algoritmalar da tam da böyle davranabiliyor, örneğin aynı özelliklere sahip iki insan için farklı kararlar verilebiliyor. Dwork’un bahsettiği gibi, tarafsızlığı ölçebilen mekanizmalar tasarlamamız gerekiyor. Bu kısım önümüzdeki 10 senenin önemli araştırma konularından biri olacak…

Bir Hollanda Kaçamağı

Ne zamandır istiyordum gitmek sonunda başardım. Haftasonu kaçamağı bile desek, ayarlaması çok da kolay değil. Göreceğiniz insanlar için kafanızdaki tarihler uymalı, sonra herkes müsait olmalı, işler güçler yoğun olmamalı, ulaşım masrafları makul olmalı vs vs derken planlamak zor oluyor 🙂 Benim doktora tez hocam orada yaşıyor, özlem çok, bu planı yapmalıydık… Kendimi sıfırladım, çok iyi geldi. Uzun seneleri beraber geçirince, o boşluğun hiç dolmayacağını çok net anlıyor insan. Özlediğiniz bir gülümseme, geçmişten bir anı, samimiyet ve anlatılamayacak bir sürü şey. Artık kafayı toplayıp önümüze bakmalı, kaldığımız yerden devam etmeli. Bir sonraki molaya kadar!

Seç seç bitmedi…

Kaçıncı sandığa gidişler sayamadım. Bu sene öncekilere göre biraz daha farklı, çünkü ilk defa yurtdışında oy kullandım. Garip bir heyecan olmadı değil. Türkiye tarihlerinden daha önce oluyor bu süreç, ve sadece belli tarihlerde belirli mekanlarda oy kullanımı mümkün. Yurtdışı seçmenleri çok oy veremiyor çünkü bazen farklı bir noktaya saatlerce gidip oy kullanmaları lazım, bu yükün de altına girmek istemeyebiliyorlar. Yurtdışı seçmeni olmanın şöyle güzel bir yanı var, yurtdışında herhangi bir noktada oy verebiliyorlar. Mesela ben Londra’ya kayıtlıyım, ama ilk tur için oyumu Amsterdam’da kullandım. Dört akademisyen beraber oy vermeye gittik, aşırı garip bir resimdi. Üçümüz yurtdışına yeni taşınmışız, birimiz uzun senelerini yurtdışında geçirmiş yurda dönmeye hazırlanıyor. Düşününce çok absürd bir sahne… Mesela geçen sene biri dese ki, seneye şurada olacaksınız; epey gülerdim sanırım.

Hocamla konuşuyorduk, o da aynı şeyi söylüyor, “sen gerçekten geçen sene mi mezun oldun?” cümlesinin şokundayız. Bir senede çok şey değişti evet, inanamıyor insan 🙂 Şaşırtanlar utansın demeli miyiz? Bilmem…

Temmuz 2018 Paros Dergisi’nde yayımlanan yazım.